Forum İstanbul Yıllık Konferanslar Yıllık Konferanslar Forum İstanbul Ödülleri Yayınlarımız Forum Fakülte
Sponsorlarımız
Basında Forum İstanbul
Bize Ulaşın

 
İstanbul, 11 Mayıs 2006
AVRUPA KİMLİĞİNDE TÜRKİYE’ NİN ROLÜ
*Panelist


Prof. Dr. NEDRET KURAN-BURÇOĞLU
Yeditepe Üniversitesi

Çok teşekkür ederim Sayın Başkan. Ben de bu Forum’a davet edilmiş olmaktan onur duyuyorum. Düzenleyicilere çok teşekkür ediyorum.

 Sayın Başkanımızın da dediği gibi, Avrupa kimliği tartışıldı mı, bitti mi, bugün tartışmaların bitmesi mi gerekirdi? Kimlik bildiğimiz gibi çok derilgen bir olgu ve çoğunlukla da böyle bir boşlukta oluşmuyor. Kimliğin oluşumunda mutlaka ötekinin varlığına ihtiyaç var. O nedenle Avrupa kimliğine de biz bakacak olursak, daha doğrusu Avrupa kimliğinin tarihine bakacak olursak, bunun çok deringen kimlikler bütünü olduğunu söyleyebiliriz. Zaman içerisinde evrilmiş pek çok şekil değiştirmiş ve bunda acaba Türkiye’nin rolü ne olmuş. Ben aslında konuşmamda şöyle bir şey amaçlamıştım. Geçmişte Türk ve Avrupa kimlikleri nerelerde kesişti, daha sonra da bugüne gelmek. Ama geçmişi biraz sorgulamak sanırım bugünü aydınlatma açısından çok önemli. Çok kısa olarak, geçmişe biraz değinmek istiyorum. Kesişen noktalara. Türk ve İslam aleminin Avrupa kimliğinin oluşumunda etkin olduğu bazı kesişme noktaları var. Ötekileştirme suretiyle etkin olduğu. Bunlar için çok kısa iki örnek verecek olursak, birincisi, birinci Haçlı seferinden önce Clermont Meclisi’nde Hıristiyanlığın tanımlanması istenmiş. Tabii Avrupa önce bir coğrafya olarak alımlanıyor, Yunan döneminde. Daha sonra ona kültürel ve sosyal anlamlar katılıyor ve bu sosyal ve kültürel anlamlar Hırıstiyanlıkla birlikte geliyor. Önemli kesişme noktalarından biri de bu Haçlı seferlerinden önceki Hıristiyanlığın tanımlanması. Malmesbury’li William’dan bu tanımın yapılması isteniyor. William bir tanım yapıyor. Bu tanıma göre, Hıristiyanlığı erdeme sahip olan ve uygar olan bir kimlik olarak tanımlıyor. Barbar olanlardan farkının bu olduğunu söylüyor. Savaştan önce böyle bir tanımın yapılması tabii çok önemli. Çünkü toplum savaşa hazırlanıyor ve ortak bir düşman karşısında birleşilmesi isteniyor ve nitekim bu savaşa gitmeyenlerden Türk vergisi alınıyor. Savaşla ilgili Türk şarkıları besteleniyor. Burada bir ötekileştirme sözkonusu. İkinci bir ötekileştirmeye Martin Luther döneminde rastlıyoruz. Protestan öğretisinin önderi. Reformasyon döneminde gene Türkler, Katolikler ve Yahudiler ötekileştiriliyor ve ayrı bir kimlik kurulmaya çalışılıyor. Üçüncü ötekileştirmeyi 19’ncu yüzyılda gördüğümüz oryantalistlerin resimlerinde görüyoruz. Burada da sömürgeciliğin etkisi var. Doğu miskin, uyuşuk, durağan bir şekilde gösteriliyor. Bu da sömürgeleştirmeyi meşrulaştırmak için yapılan bir şey. Ötekileştirmeyle ilgili örnekler. İkinci aşamada Türk ve İslam aleminin yeniden yapılandırılmasına katkısı var. Daha önceki oturumda da kısaca değinildi. İbn-i Rüşd, İbn-i Sina gibi İslam alimlerini Aristoteles felsefesini yeniden yorumlayarak, Avrupa’da kiliselerin yasakladığı bir dönemde, Avrupa kültürünün önemli bir bileşeni kabul edilen Yunan kültürünü Avrupalılara kendi anlayabilecekleri dille yeniden kazandırıp, onlara köklerini hatırlatan bu İslam alimlerinin yorumları ve batıdaki üniversitelerin gene kuruluşunda çok daha önceden doğuda Türk aleminde kurulmuş olan medreselerin ve vakıfların bir model teşkil ettiğini görüyoruz. Üçüncü aşama ise şu: Türklerin, Avrupa’da oluşan bazı değişimlerde dolaylı olarak oynadığı rol. Birincisi, İstanbul’un fethinden sonra 1453’den sonra buradan Avrupa’ya giden bilim adamlarının Rönesans’ı başlatması. İkincisi, ortaçağda Akdeniz’in bir Türk gölü veyahut bir İslam gölü haline dönüşmesi üzerine ve doğuda Osmanlılar tarafından ipek ve baharat yollarının kesilmesi üzerine keşiflerin başlaması ve sömürgeciliğin başlaması ki bu da Avrupa kimliğini dönüştürüyor. Ben isterseniz burada tarihi perspektifte durayım. Teşekkür ederim.

Bahadır Kaleağası: Sayın Kuran-Burçoğlu, nasıl toparlayacaksınız sizden önceki bu konuşmaları. Kısa bir giriş yaptınız. Bu turun sonucunu size bırakıyorum, ondan sonra bir iki sorum olacak.

Teşekkür ederim. Ben konuşmamı tamamlayamadım. Tarihi örnekleri göstermemdeki kasıt Avrupa kimliğinin deringenliğine işaret etmekti. Türkiye’nin Avrupa kimliğindeki rolünden bahsederken, ister istemez geçmişe göz atmak gerekiyor. Çünkü benden önceki konuşmacıların da söylediği gibi, aslında Türk toplumunu Avrupa içine sindirmekte birtakım zorluklar çekiyor.Bu zorlukların temelinde tabii ki geçmişten gelen ve de bu ötekileştirmekten gelen bir zorluk var. Zaman zaman bu olumsuz imgeler gündeme getiriliyor. Mesela, ulus devlet fikrini de Avrupa ülkeleri aşmakta bugün zorluk çekiyorlarsa, bir AB kimliğine bürünmek Avrupa ülkelerine nasıl zor geliyorsa, Avrupalılara da uzun zaman tarih içerisinde ötekileştirdikleri kişileri benimsemek zor geliyor. Ama tabii ki bugün AB çok yeni değerlerle birtakım sloganlarla birlik içinde farklılıkların birlikteliğiyle ve gene çoğulculuk, çok kültürlülük gibi değerlerle demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi değerlerle birleştirici bir kimlik oluşturmaya çalışıyor. Fakat tabii ki bunda zorlanıyor. Çünkü içinde pek çok kültürü, pek çok dini barındıyor. Artı, bir de geçmişten gelen önyargılar var. Bunların aşılabilmesi için Faruk Şen’in önerdiği gibi hakikaten Türk özellikleri yani uzun seneler barış kültürünü içine sindirmiş ve 623 yıllık bir imparatorluk götürmüş bir ülkenin gerek devlet birikimi, gerek bu bir arada yaşama kültürünü bir şekilde daha iyi tanıtmamız lazım bizim Avrupa’ya. Bir de daha önce geçti. Kavramlarda değişiklikler var. Yani bazı kavramlar değişiyor. Mesela biz 1991 senesinde bir proje yapmıştık. Projenin adı “A common European Identitiy in multicultural continent” idi. Fakat bu toplantıya gelen Avrupalıların hemen hepsi 1991 senesinde common European identitiy kavramına itiraz ettiler. Gene o dönemde “Plan Europe 2000” bir proje gerçekleşmişti. Orada da “Korkular ve Endişeler Arasında” diye bir panel vardı. Orada da hem ümitleri, hem endişeleri ortak bir Avrupa fikri oluşturuyordu. Yani Avrupa, ortak bir fikre eleştirel bakıyordu. Ama köprünün altından çok sular aktı ve bugün artık inclusive, daha birleştirici bir yere geliyor. Aynı şey çok kültürlülük için de geçerli. Nitekim, biz o projenin yayınını –Common European Indentitiy- değiştirerek, multiculturalizm identitiy ………. yayınladık. Fakat bugün görüyoruz ki, multiculturalizm de bugün artık eleştiriliyor. Çünkü uygulamada multiculturalizm’in aslında çok kültürlülüğün bir arada yaşamak, içiçe geçmiş bir yaşam yerine, yan yana ama ayrı kültürlerin yaşaması olarak gördük. Demek ki, uygulama da çok önemli. Yani güzel kavramlar yaratılıyor. Ama nasıl bir yönetim. Bu hamule nasıl yapılacak? Zaman alan bir şey. Bütün bunlar iyiye doğru gidiyor. Bizim kendi bu barış kültürümüzü daha iyi tanıtabilmemiz lazım. Benim uzun senelerdir düşündüğüm bir hayalim var. Bilmiyorum bir çözüm olabilir mi? Avrupa’nın önemli metropollerinde kültür enstitüleri açmamız gerekir diye düşünüyorum. Mesela, TÜSİAD’ın yaptığı önemli bir temsil. Ama bunun gibi diğer Avrupa şehirlerinde kendimizi daha iyi tanıtacak ve daha içiçe yaşamayı özendirecek yani tek tek bir oradaki işçi vatandaşlarımızın temsilini ve de dışişlerimizin resmi temsilinin dışında daha sivil toplum örgütü ağırlıklı kendi kültürümüzü, sanatımızı vs. anlatabilecek, kendi değerlerimizi Avrupalılara daha iyi anlatabilecek. Acaba böyle bir şeyler yararlı olabilir mi?

Soru-Cevap


Soru - Prof. Dr. Selçuk Demirbulak: Marmara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi. Kimliği çerçeveleyen hukukudur. AB hukukuna baktığınız zaman, bir yanıyla Romano Germanic  yanı vardır, diğer yanıyla baktığınızda, Keys Law tarafı vardır. Bir yanıyla da yeni üyelerle beraber eski Sovyet hukuk geleneği vardır. Bu bağlamda, olaya baktığınız zaman, ortada bir kaotik durum vardır. Avrupa kimliğini tanımlarken, bir idealize edilen Avrupa kimliği var. O adalet, özgürlük, demokrasi alanı. Bir de gerçek Avrupa kimliği var ki, onun da gizli gündemi var. Neden gizli gündemi var? Demin Faruk Bey dedi ki, 1961’e kadar 250.000, 140.000 Batı Trakya’da, Avusturya’da 100.000 Müslüman vardı.  Hayır. 5.5 milyon insan da Fransa’da vardı. Ama bunlar gayet kolay asimile olan hatta ayakları takıldığı zaman ünlemleri dahi Fransaca olan kesim. Sizin insanınız entegre olan fakat asimile olmayı reddeden kesim. Sadece siz değil, eski Sovyet boyunduruğundaki Türk cumhuriyetlerine gittiğiniz zaman dahi Moskova prensliğinden beri direnmişler, asimile olmamışlar, entegre olmuşlar. Tabii bu arada kendimizi tanıtma hadisesi bu adamlar eğer sizi tanımıyorlarsa, siz 1402’den beri Avrupa kıtasındasınız. Yani 600 yıldır hatta 700 yıldır sizi tanımıyorlarsa, tekrar kendimizi tanıtmak ve bu arada da devlet devreye girsin değil, birey olarak yapacağız. Burada idealize edilen kimliğin gelişmesini önleyen AB’nin yapısı. AB’nin ulusal üstü tarafını temsil eden komisyon varken asıl hani milliyetçilik ve ulusalcılık iki ayrı kavram, aralarında siyah-beyaz kadar bir fark var. Demin Alain Servantie milliyetçiliği kınadığı söyledi. Halbuki Türkiye’de bir de ulusalcı akım var. Çok haklı bir akım. .....
....Devletlerini izam edecek bakan veya başbakanlar veya devlet başkanları tarafından zaten o çıkarlar kendiliğinden kuruluyor. Ama bunlar telaffuz edilmeden realize edilen şeyler. Ben burada bizim kendimizi tanıtma gayretine girmek yerine, bizim kendimizde hak arama kültürünü geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum ve bizim AB Adalet Divanı’na ki orada gerçekten yargıçlar var, hukuk teknokratları var. Hukuka siyaset karıştıran, olayı ucuzlaştıran bürokratlar falan yok. Orada teknokratlar var. Adalet Divanı’nda veyahut bir devlet mahkemesinde dava yağmuru ile bu olayın götürülmesinden yanayım ve bunu daha önce 1960’lardan itibaren İtalyanlar yaptı. Şimdi bu haklar elde edildi. Bu haklar elde edildiği gibi, bu hakları sıcak takibe alıp, bu hakların uygulanmasını sağlamak gerekir. Ben sabrınızı zorlamak istemem. Bir şeyi söylemek istiyorum. Tabii ki, mevcut Avrupa kimliğinin altında challenger durumunda olan Avrupa’daki Türklerin uğradığı direct discrimination ve indirect discrimination var. Bunlar tüzük 2000/43, 2000/78 tüzükleriyle de aykırı. Burada etnik grup, din, seks herşey dahil. Bunlar tabii ki, yargı önünde hesaplaşılması gereken konumlar. Bunu aşmak için Avrupalının kendisini nasıl geliştirmesi gerektiğini ben çok merak ediyorum. Teşekkürler.

Ben tabii haklarımızın savunulmasından yanayım. Bu bakımdan Selçuk Bey’e katılıyorum ama hakların savunulması demek, kendimizi tanıtmamak anlamına da gelmemeli. O da ona paralel olarak yürümeli diye düşünüyorum.

Son söz, ben gene AB’nin bu birleştirici yönünü benimsemekte yarar olduğunu düşünüyorum. Bunun için de ortak düşünceler, değişim programları ve birbirimizi gene de yeniden tanımamızda yarar olacağını düşünüyorum. Daha bilinçli bir tanıtımın yararı olacağını düşünüyorum.

Teşvikiye Cad. Sadun Apt. No: 105/6 İstanbul

Copyright © 2005 , forum istanbul

Powered by VediusCMS