Forum İstanbul Yıllık Konferanslar Yıllık Konferanslar Forum İstanbul Ödülleri Yayınlarımız Forum Fakülte
Sponsorlarımız
Basında Forum İstanbul
Bize Ulaşın

 
İstanbul,  11 Mayıs 2006
AÇILIŞ KONUŞMALARI
 

Prof. Dr. MEHMET AYDIN
Devlet Bakanı

Değerli milletvekili arkadaşım, sayın valim, değerli başkanlar, değerli bilim adamları, konuklar, hanımefendiler, beyefendiler hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlayarak, sözlerime başlamak istiyorum ve toplantınızın başarılı geçmesini temenni ediyorum.

Konumuz, benden önce konuşan arkadaşlarımın da işaret ettiği gibi, yeni birlikte yaşama formülü arayışı. Bu toplantıyı İstanbul’da yapıyoruz. Yani konumuz açısından iki gün üzerinde duracağımız bu önemli konu açısından başarıları tarihen sabit olmuş, asırlar boyu birlikte yaşamanın güzel örneklerinden birini vermiş Osmanlı barış sistemini yaşamış ve yaşatmış olan bir güzel kentte yapıyoruz. Princeton Üniversitesi hocalarından Michael Walzer’in “On Toleration” adlı kitapçığında da işaret ettiği gibi, kendi dönemi ve şartları içinde Osmanlı barış ve birlikte yaşama modeli gerçekten nevi şahsına münhasır kendine özgü başarılarla dolu bir sistemdir.

 Değerli katılımcılar,
Bir hayatın sürüp, gidebilmesi için yüzlerce, binlerce hayatların varolmasına ihtiyaç vardır bir arada ve organik bir bütünlük içinde var olmasına ihtiyaç vardır. Akşam da söylediğim gibi, yaşamak aslında bir bakıma birlikte yaşamaktır. Bu hakikaten bugünün bilgileri ve deneyimleri içinde dikkate alınması gereken bir ilke durumundadır. Birlikte yaşama psikolojik, sosyolojik, hukuki, politik, ekonomik hatta kozmolojik açıdan insan / evren ilişkisi açısından çevreyi ve öteki faktörleri düşünürsek, çok boyutlu olan karmaşık, karışık bir hadisedir. İnsani birlikte varoluş, insanın zaten varlık şartıdır. İnsan sosyal bir varlıktır, politik bir varlıktır özdeyişleri Aristoteles’ten beri gelen bu ifadeler aslında bu gerçeği dile getiriyor. Ne var ki, varlık şartı olmasına rağmen tarihin hiçbir döneminde birlikte yaşamak kolay olmamıştır. Kutsal metinlerde yer alan Adem ve oğulları hikayesini biliyorsunuz. Dünyanın o günkü bütün genişliğine ve neredeyse sınırsız imkanlarına rağmen Habil ile Kabil maalesef barış içinde birlikte yaşamayı başaramadılar. Buna rağmen, savaşlara rağmen, katliamlara rağmen, yüzlerce doğal felaketlere rağmen yine de şöyle veya böyle birlikte yaşamayı bugüne ulaştırdık. Zaman olmuş bunu yan yana yaşayarak başarmaya çalışmışız, zaman olmuş bu yan yanadan bir birlikte yaşamaya doğru gitmeye çalışmışız. Bu her şeye rağmen yine de bize umut verecek ölçüdedir, boyuttadır. Birlikte yaşama çabası bugün çok daha farklı zorluklarla endişe verici durumlarla karşı karşıyadır. Bu endişeyi Forum İstanbul’un başlığının kelime aralarında da zaten rahatça okumaktayız. Biraz önce söylediğim gibi, birlikte yaşamanın psikolojiden kozmolojiye yani evren insan ilişkisine kadar uzanan sıkıntıları söz konusudur. Şimdilerde çok iyi anlıyoruz ki, küçük dünyada var olmak, küresel dünyada var olmak evrenin merkezi olarak tasavvur edilen o geniş dünyada yaşamaktan çok daha kolay değildir. Uzak kalma, ulaşamama, buluşamama, birleşememe her biri kendi başına bir problemdi. Hemen her kültürün şarkıları, türküleri bu problemlerde yani uzak oluşu, hasreti, vuslatı dile getiren duygu ve düşüncelerle doludur. Ne var ki, yakın olma, komşu olma, iç içe yaşama da hiçbir zaman kolay görünmüyor. Uygarlık alanı olan kent eski adıyla Medine, bugün medeni olmakta ciddi sıkıntılarla karşı karşıya bulunuyor. Kentliler bugün akıp gelen bilgiyi yönetmekte zorluk çekiyorlar. Yunus Emre’nin deyimiyle, “Yad isek bilişelim, yabancıysak birişelim” durumuna, düzeyine ulaşmakta güçlük çekiyorlar. Çok şükür, hala Jean Paul Satre’in tasavvur ettiği “öteki bir cehennemdir” konumuna, durumuna gelmedik. Ama bunun bir ihtimal ve imkan olduğunu da hatırımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Küçülttüğümüz dünyada bela da hızla yayılıyor, şifa da hızla yayılıyor, güzellik de, çirkinlik de. Dün de güçlü olan gücünü yettiği yere kadar, gittiği yere kadar götürebiliyordu. Bugün de götürüyor. Dün de güç düzeni Sayın Canevi’nin de dediği gibi, ahlak düzenine pek aldırmıyordu. Doğrusunu isterseniz bugün de pek aldırmıyor. Hatta bugün işgaller, istilalar, yakıp yıkmalar, yok etmeler çok daha kestirmeden çok daha kolay ve çok daha kitle çapında oluyor. Hani bir Türk halk ozanının sözü vardı: Tüfek icat oldu mertlik bozuldu. Bugün yeniden hayata dönseydi bu içli ve güçlü şair bu kitle imha silahları karşısında bu biyolojik ihtimal ve imkan felaketi karşısında acaba nasıl yakınırdı, neler söylerdi. Hepimiz gücün nelere güçlü, nelere kadir olduğunu biliyoruz, bunun farkındayız. Uluslararası hukuku, uluslar üstü kurumları bildirgeleri insan hakları evrensel bildirgesi gibi şartları bu fark ediş bize hatırlattı.

Hepimiz biliyoruz, 20’nci yüzyıl iki büyük felaket dünya savaşı yaşadı ve bu savaşlar bir kısmımıza ders oldu. Birleşmiş Milletler şu anda süreci devam eden Avrupa Birliği ve daha onlarca uluslararası, uluslar üstü oluşum bu dersin etkilerinin sonucu olarak ortaya çıktı. Güven ve huzur veren bir noktaya geldik mi diye sorarsak, zayıf da olsa evet, ama bir bakıma hayır. Evet, çünkü belli ölçüde de olsa demokratik yönetişim pek çok yerde sözgelimi batı evreninde güçlü hale geliyor, gelmekte ve sık sık tekrar edildiği gibi, demokrasiler birbirleriyle savaşmıyor. Hayır, çünkü yeri ve sırası geldiğinde uluslararası hukuku da, uluslararası kurumları da etki ve yetkilerimizi kullanarak, bir tarafa atabiliyoruz ve istediğimize karar verip, istediğimizi icra safhasına koyabiliyoruz. Peki, ne yapacağız? Çoğumuz çok şey söylüyoruz ama söylenenler endişemizi gidermekte yeterli olamıyor, başarılı olamıyor. Geleceğin inşasında umudumuzu daha da güçlendirmek durumundayız. Umutlu olmak zorundayız. Umudumuz yetmek zorunda. Başarabilirsek eğer, küresel insani mukaveleyi yenilemek zorundayız. Uluslararası kurumları yeniden inşa etmek durumundayız. Uluslararası meşruiyeti bugüne kadar aldığımızdan çok daha fazla ciddiye almak durumundayız. Her kademedeki entegrasyonu politik kültür bağlamında ve politik değerler çerçevesinde düşünmemiz gerekiyor ve bununla ilgili uygulamalarımızı zenginleştirmemiz gerekiyor. Bugün geldiğimiz noktada, temel insan haklarının ve demokratik değerlerin tatbiki birlikte varoluşun vazgeçilmez şartı durumundadır. O değerler konusunda kafi miktarda kognetif, bilişsel bir anlaşma da zaten mevcuttur. Paylaşılan hatta zaman zaman evrensel nitelikli olduklarına inanılan değerler vardır ve bu değerleri biz tanıyoruz. Yani felsefi deyimle, orda esendi varlık alanı ve orda kognesendi. Epistemik alan hususunda bir güçlük görünmemektedir. Güçlüklerimiz ve zorluklarımız bu değerlerin olabildiğince geniş bir alanda uygulanma imkanına sahip olamayışından kaynaklanıyor. Farklılıklar, değerlerin yeterli ölçüde ameli hayata tatbik edilemediğinden kaynaklanıyor. Kabul edilmesi gerekir ki, bu konuda batı, doğudan çok daha başarılı olmuştur. Bugün de çok daha başarılı durumdadır. Ve bundan dolayıdır ki, batıda insan hakları rejiminin, demokrasinin güçlenerek devam etmesi sadece batı için değil, bütün dünya için hayati önem arz etmektedir. Bunu söylemek zorundayız. Hem de yüksek sesle söylemek zorundayız. Çünkü bizzat batıda demokratik değerlerin adım adım daha kırılganlık hale gelmesine şahit olmaktayız ve bu konuda endişe duymaktayız. Güvenlik konusunda hatta entegrasyon konusunda alınan önlemlerden büyük bir kısmı demokratik değerlere rağmen alınmaktadır. Elbette güvenlik bir zorunluluktur. Elbette, terör ve şiddetle mücadele önemlidir. Her ülke için önemlidir. Bütün dünya için önemlidir. Ama bu konuda demokrasiye asla uygun olmayan, demokrasiyle uyuşma içinde olmayan tedbirlerle başarılı olabilmenin hiçbir güvencesi yoktur. Kültürel çoğulculuk öldü, en iyi entegrasyon asimilasyondur. Bunlar Avrupa liderlerinin dile getirdiği sözlerdir diyerek, barış içinde birlikte yaşamanın yolları asla bulunamaz. Kamu alanında insanların kendi dillerini konuşmalarına bile izin vermemeyi, ona bile yasak getirmeyi düşünen bir anlayıştan İslamofobia’yı her gün şu veya bu sebepten dolayı körüklemekten, kültürcü argümanlarla -kültürel argümanlar değil- yola çıkarak, kültür ırkçılığının, köktenciliğinin, hatta kültür emperyalizminin önüne geçmezsek geleceğin dünyasını inşa etmekte gerçekten güçlük çekeriz. Bugün hala medeniyetler arasında var olan ortak alanların geri plana itildiği, çoğu tarihi sebeplerden ve biraz da kavgaya mazeret olsun diye üretilmiş, ortaya çıkarılmış farklılıkların abartıldığı, kültürlerin, medeniyetlerin çarpışma noktasına geldiğinin iddia edildiği, çatışma ortamının ulusal ve küresel menfaatler için kullanıldığı, bu menfaatlerin kültür ve medeniyet söyleminin diline çevrilerek, tercüme edilerek acımasız bir şekilde sürdürüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Bugün çatışma anlatılarının büyük negatiflerin kendi karşıtlarını ürettiğini ve yarattığını da unutmamak lazımdır. Bir taraftan insanlar, liderler, politik kuruluşlar ortaya çıkan trajik olayları politik dile çevirerek, medeniyet diline çevirerek, kültür diline çevirerek “işte barbarlar içimizdedir, medeniyetimizi, değerlerimizi yok etmeye çalışıyorlar” diyerek, öteki bütün gerçekleri örtmeye çalışırlarsa, öte yandan da “inançsızlar içimizdedirler, bizi her yönüyle, her haliyle sömürmek için önce kültürümüze, inancımıza saldırmaktadırlar” diyebilmektedirler. Bunun bir çıkar yol olmadığı, bunun bir açmaz olduğu artık görülmek durumundadır. İçine doğru çekilmeye çalıştığımız bu çıkmazı, bu açmazı önlemek durumundayız, tedbir almak durumundayız. Düşünce insanları, bilim insanları, basiretli politikacılar kısacası hepimiz mevcut insani duruma, human condition’a her yönüyle tahlil etmek, onun hastalıklarını görmek, tedavi etmeye çalışmak, yapıcı, birleştirici özelliğini öne çıkarmak, karanlık noktalarını tedavi etmeye çalışmak zorundayız. Yoksulluğun, işsizliğin, küresel boyuttaki adaletsizliğin önüne geçmek için birlikte çaba harcamak zorundayız. Birbirimizi daha çok tanımak, eleştirel kabiliyetimizi, aklımızı daha yapıcı bir tarzda kullanmak ahlaki sorumluluğumuzu her noktada daha hassas bir biçimde idrak etmek durumundayız. Bütün bu güçlerimizi daha faal kılmak, birlikte yaşamanın yollarını birlikte açmak ve güçlendirmek zorundayız. Bu her türlü farklılığımıza rağmen, insan olmanın gereğidir, ortak insanlığın gereğidir ve ortak insanlığın geleceğinin bir bakıma güvencesi istikametinde atılması gereken adımlardır.
Ben umuyorum, bu toplantımız bu çizgiler üzerinde önemli ışık getirecek, önemli aydınlatma çabalarıyla bize yardımcı olacak ve ben bir bakıma resmi görevi aşağı yukarı medeniyetler arasında durum olan hem AB bağlamında Türkiye ve AB ilişkilerinin büyük ölçüde medeniyet ve kültürel değerler kısmından sorumlu olan ama hasbel kader aynı zamanda medeniyetler arası ittifak girişiminin projesinin başkanlarından biri olan Türkiye’yi temsil eden kişilerden biri olarak, gerçekten bu toplantıyı başından beri hep heyecanla destekledim, bugünü heyecanla bekledim. İnşallah yarın İstanbul yine önemli bir toplantıya şahit olacak. O toplantıda medeniyetler ve dünya düzenleri üç gün tartışılacak ve orada da çok değerli bilim adamlarımız, yurtdışında gelen çok önemli düşünürler ve bilim adamları olacak. Türkiye zaten bu çalışmaları artan bir ivmeyle sürdürmeyi planlamış, programlamış durumdadır. Bu hem bizim AB yolculuğumuz için elzem olan bir durum değil ama dünyanın, coğrafyanın, stratejik şartların bizi getirip oturttuğu tarihi bu olan, kültürü bu olan bir toplum olarak zaten bir yönüyle bu yardımı ortaya koyacak, bu çabayı ortaya bir dile sahip olduğumuza inanıyorum. Kültürel altyapıya sahip olduğumuza inanıyorum. Tarihi deneyime, tecrübeye sahip olduğumuza inanıyorum. Bütün bu olumsuz gibi anlaşılacak ifadelerime rağmen, ben şahsen umudumu hiçbir zaman yitirmedim. Çünkü zaten umudu yitirmek bir bakıma hayat dahil, her şeyi yitirmek anlamına geliyor. Hepinize teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.

Teşvikiye Cad. Sadun Apt. No: 105/6 İstanbul

Telefon: +90 (212) 227 61 52/53/54 +90 (212) 261 57 39 Faks: +90 (212) 227 61 44

Copyright © 2005 , forum istanbul

Powered by VediusCMS