Sayın Başkan, değerli katılımcılar, hanımefendiler, beyefendiler, değerli basın mensupları. Sözlerimin başında hepinizi saygı ile selamlıyorum.
Türkiye’nin yarınlara hazırlanmasında bir çaba, bir arayış olarak değerlendiriyorum Forum İstanbul’un toplantısını. Bu toplantıların Türkiye’de bölgemiz için yeni açılımlara, yeni ufuklara ve yeni yaklaşımlara öncülük edeceğini ve önemli katkılar sağlayacağını düşünüyorum.

Değerli katılımcılar,
Tarım insanlık tarihinin en önemli uğraşıdır dersek, abartılı bir söz söylemiş olmayız. Çünkü insan organizmasının gereği beslenmesi gerekiyor ve beslenmesinin kaynağı da tarımdır. Keza, insanlığın hiçbir uğraşı bugüne kadar tarım kadar kalıcı ve sürekli olmamıştır. Tarım her zaman stratejik bir sektör olarak değerlendirilmiş ve bütün ülkeler ekonomik gelişmesini tamamlamış olanlar, gelişmekte olanlar ve herkes için tarım çok önemli ve stratejik bir değer ifade etmiştir. Çünkü ülkeler gıda güvenliklerini temin için bunu emniyet altına almak için başkalarının inisiyatifine bu alanı terk etmemeyi düşünmüşler, terk etmemeyi yeğlemişlerdir. Tabii bu durum gıda güvenliği kaygısı, ülkelerin bu alandaki siyasetinde belirleyici olmuş ve destekleme ve koruma eğilimi sürekli ön plana çıkmıştır. Bu koruma gayesi ile tarım sektörünün korunması ve desteklenmesi gayesiyle uluslararası ticari kuralların da her zaman mümkün mertebe tarım bu işin dışında bırakılmıştır. Tabii bu iktisat teorisi açısından hep tartışılmıştır. Gerek tüketicilere yüklediği yük bakımından, gerekse kaynakların rasyonel kullanılması bakımından bu hep tartışılmıştır. Bunu giderme açısından da oluşturulan uluslararası örgütler, uluslararası dinamiklerin de en önemli gündem konusu her zaman tarım sektörünün desteklenmesi olmuştur. Yakın bir geçmişte Hong Kong’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü’nün konferansında da yine en önemli konulardan bir tanesi tarım sektörünün desteklenmesi konusu olmuştur. Burada buna işaret ederken, bunun avantaj ve dezavantajları tabii ülkeler birtakım kaygılarla tarımı destekliyor ama bu destekleme rasyonel olmamışsa, ki çoğunlukla bu olmuyor veya sektörün gelişmesine gerçekten dönük çok rasyonel politikalara yön vermemişse, ona öncülük etmemişse bu sektörlerin içe kapanmasına ve o içe kapanma da sektörlerin güdük kalmasına verimsiz çalışmasına yol açmıştır. Genellikle tarım sektörüyle uğraşanlar, gelişmekte olan ülkelerde kırsal alanda yaşayan insanlar olduğu için de çoğunlukla bu tarımsal desteklemeler bir sosyal politika aracı olarak uygulamada yer bulmuş. Bu da sektörün etkin olmayan bir şekilde gelişmesinin önündeki temel sebeplerden birisi olmuştur. Kırsal alanda yaşayan insanlar yani bizdeki tabiriyle köylüler veya köylülük esasen doğrudan iktisadi bir faaliyet alanı olarak değerlendirilmesi gereken çiftçilik sektöründen farklı mütalaa edilmek mecburiyetindedir. Ama bizde ve birçok ülkede bu iki kesim aynı kesim olarak kabul edilmiştir. Yani çiftçi ile köylü aynı kişi kabul edilmiştir. Bu bizim temel bu alandaki politikalarımızın belirlenmesindeki temel yanlışlardan bir tanesidir. Çünkü çiftçilik bir iktisadi faaliyettir ve herhangi bir iktisadi üretim neyi gerektiriyorsa, hangi girdileri gerektiriyorsa, hangi kavramları gerektiriyorsa tarımsal üretim de onları gerektiriyor. Yani bilgi ve teknoloji başta olmak üzere, kalite, standart, fiyat, rekabet, pazar bütün bu kavramları tarımsal üretimde hesaba katmak mecburiyetindeyiz. Öbür türlü yani sadece maişet temin etmek bakımından veya sadece bir karın doyurma ekmeğe katık elde etme fonksiyonu olarak eğer biz tarımsal faaliyet yaparsak, o zaman biraz önce söylediğim diğer faktörleri göz ardı etmiş oluruz ve oradan da verimlilik esasına dayalı bir üretim yapmamız beklenemez. Bugüne kadar Türkiye’de uygulanan destekleme politikalarının temel yanlışı da buradadır. Tabii karşımıza şöyle bir sorun çıkar. Kırsal alanda yaşayan yani köylerde yaşayan insanlarımızın sosyo ekonomik hayatı veya bunların bu anlamdaki standartlarının yükseltilmesi nasıl sağlanacak sorusu gündeme geliyor. Burada da bizim kırsal kalkınma politikalarını devreye koyup, uygun kırsal kalkınma politikalarıyla kırsal alanda istihdam yaratıp, onun diğer ilgili alt sektörlerini geliştirip, oradaki insanımızın yani köylerde ve kırsal alanda yaşayan vatandaşlarımızın da hayat standardını, gelir düzeyini, refah seviyesini bizim yükseltmemiz gerekiyor. Geldiğimiz noktada temel sorunlarımızdan bir tanesi verimliliktir. Türkiye’deki tarım sektörünün verimliliğini etkileyen en olumsuz etkenlerden bir tanesi, olumsuz faktörlerden bir tanesi arazi büyüklüğüdür. Yani işletme ölçeğidir. 27 milyon hektar tarım arazisine sahip Türkiye’de, şu anda 2006 tarihi itibariyle kayıtlı çiftçi sayısı 2.6 milyondur. Bunun 16-17 milyon hektarı kayıt altında. Geri kalanı hazine arazisi veya veraset tamamlanmadığı için veyahut bunların kadastral işlemleri tamamlanmadığı için bunlar bu manada kayıt altında değil. 16-17 milyon hektar karşılığı, kayıtlı olan 2.6-2.7 milyon çiftçi. İşletme ölçeğine baktığımızda, bizim işletme ölçeğimiz 55 ile 60 dekar arasında değişiyor. Her bir işletme bir tek parçadan ibaret değil. 4 veya 5 parçadan oluşuyor. Küçük küçük parsellerde bu şekilde verimli üretimden söz etmek tabiatıyla mümkün değildir. Bu bizim temel sorunlarımızdan bir tanesidir. Miras yoluyla yıllarca küçüle küçüle bu hale gelmiş. Çünkü bizim medeni kanunumuza göre, tarım arazisi mirasa konu olabiliyor. Sorunun temel noktalarından bir tanesi bu. Diğer başka birtakım faktörler de var. Ama bu bizim önümüzdeki en önemli sorunlardan bir tanesi. Bunu gidermek bakımından hükümete geldikten sonra biz birkaç uygulama yaptık, birkaç yasal mevzuat çıkardık. Toprak koruma ve arazi kullanım kanunu. Bu anlamda arazi parçalanmasının önüne geçmeyi hedefleyen bir yasa metnidir. Ancak, kesin olarak radikal çözümü miras hukukunda medeni kanunda ve anayasanın ilgili hükmünde değişikliğe gitmektir. Bunun dışında tabii Türkiye’de tarımsal üretimdeki veya tarım sektörünün temel sorunlardan bir tanesi de genetik materyal sorunudur. Bu hem bitkisel ürünler için, hem hayvansal ürünler için geçerlidir. Çünkü bizim yerli çeşitlerimiz verimi düşük olan çeşitlerdir. Bu manada bizim gerek tarla ürünlerinde yani hububatta vs., gerek sebzelerde yüksek verimli çeşitler geliştirmemiz gerekiyor. Türkiye 1980’li yılların ortalarında tohumculukta, tohum ithalatında liberalizasyona gitti. Tohum ithalatını serbest bıraktı. Bu önemli, anlamlı ve gerekti bir adımdı. Ancak, bununla paralel o yıllarda eğer bitki ıslahçı hakları yasası da çıkmış olsaydı yani bitki patent kanunu da çıkmış olsaydı, biz geçen 20 yıllık süre içerisinde içerdeki tohum üretimini de uygun çeşitleri de geliştirme imkanına sahip olmuş olurduk. Çünkü bir bitki tohumunun, bir sebze çeşidinin geliştirilmesi için 3 şey gerekiyor.
1. Bilgi ve teknoloji. Hem de yüksek bilgi ve teknoloji gerekiyor.
2. Sermaye gerekiyor.
3. Zaman gerekiyor.
Yani bir sebze çeşidini 4 ila 5 yıldan önce elde etmeniz mümkün değildir. Bugün başladığınız bir üretim faaliyetinden ancak 5 sene sonra netice alırsınız. Biz bu kanunu çıkardık. Onu çıkarmak da birçok temel yasa gibi, tarımda bize nasip oldu, hükümetimize nasip oldu. Bitki ıslahçı hakları kanununu da iki sene önce çıkardık ve çalışmalara başladık. Şu anda birçok proje yürüyor. Ama dediğim gibi, bunlardan sonuç alabilmemiz için 5 yıla ihtiyaç var. Bu nedenle hala birçok yüksek verimli bitki tohumunu ticari hibrit çeşidi biz her sene ithal ediyoruz ve yüz milyonlarca dolar bu işe para veriyoruz. Bu da bizim düzelttiğimiz, çıkardığımız temel yasalardan bir tanesi.
Bir başka husus, tabii Türkiye’deki çiftçilerle ilgili, tarımsal üretimle ilgili temel sorunlardan bir tanesi de örgütlenme sorunudur. Çünkü yeteri düzeyde örgütlenmemiş çiftçilerin hem bilgi ve teknolojiye ulaşması, hem pazar hakkında bilgi sahibi olması, pazarlama organizasyonu oluşturması, hem üretim ve planlama yapması takdir edersiniz ki, mümkün değildir. Bunun için de biz ürün bazında coğrafi ölçekte belirli sayıdaki aynı ürünü yetiştiren insanların içinde yer aldığı bir üretici birlikleri organizasyonuyla ilgili temel bir yasa çıkardık. Üretici birlikleri kanunu çıkardık ve şu ana kadar yine 1.5 yıl içerisinde 150 civarında bu şekilde üretici birliği oluşturuldu Türkiye’de. Gerek bitkisel ürünlerde, gerek hayvansal ürünlerde. Buradaki amaç, bunların bir araya gelip, kendi kaderlerine ve kendi üretim alanlarına o faaliyete yön vermeleri, burada bir gelişme sağlamalarıdır. Tarım dünyanın her yerinde destekleniyor, stratejiktir vs.dir dedik. O tabii bir gıda boyutuydu. Ama bir sebep de tarımsal ürünlerin bozulabilir nitelikte olmasıdır. Yani muhafazası güç, muhakkak surette belirli teknoloji gerektiren ürünler olması, bir de üretim sürecinde tarımın tabiat şartlarına olan bağımlılığıdır. Binbir emek ve zahmetle belli bir noktaya kadar getirdiğiniz ürün, bir doğal afetle, bir meteorolojik olayla yani donla, doluyla, selle, fırtınayla buna benzer bir afetle yok olabilir. Bu nedenle de, tarım sigortaları uygulamasının uygulamaya konması ve hayata geçirilmesi gerekiyordu. Bu alanda da Türkiye’de bir mevzuat yoktu. Geçtiğimiz 2005 yılı içersinde biz yine tarım sigortaları kanununu çıkardık. Bu ay içerisinde ilk poliçeler kesiliyor. Don için Türkiye’de 90 ilçede pilot uygulama yapılıyor. Ama dolu ve diğer afetlerle ilgili olarak, Türkiye’deki bütün ürünler ve bütün alanlar bu kapsamda sigorta poliçeleriyle sigorta edilebilir hale gelecek. Biz başlangıç dönemi için bu sene sigorta primlerini desteklemek bakımından bütçeye 200 trilyon lira kaynak aktardık. Yani sigorta yaptıran çiftçilerimizin poliçelerinin % 50 karşılığını biz hükümet olarak ödeyeceğiz. Böylece, tarım sigortalarına alıştırma da yapmış olacağız.
Gıda kanunu keza, çok önemli bir yasa. Çünkü tarım sektörünün bir üretim boyutu var, bir de tüketim boyutu var. Şehirlerde yaşayan milyonlarca insanın tarım ile olan ilişkisi gıda üzerindendir. Bu nedenle gıdanın gerek üretimi, gerek standardizasyonu, gerek muhafazası, gerek işlenmesi, ambalajlanması ve pazarlanması vs. bunun hepsi iki sebepten önemli. Birincisi, kesin olarak insan sağlığı yönüyle son derece önemli. Muhakkak bir mevzuata kavuşturulması gerekiyor. İkincisi, standart ve kalite gözetilerek bunun yapılması, ticaretinin temin edilmesi yani gıda güvenliğinin temini açısından da son derece önemli. Tabii burada henüz arzu ettiğimiz manada bütün yönetmelikleri tamamlamış, hayata geçmiş değildir. Çünkü uygulamadaki en önemli sorun, sosyo ekonomik ve kısmen sosyo kültürel yapıdır. Çünkü bunun hayata geçmesinde ve uygulanmasının temininde birtakım alışkanlıkların terk edilmesi gerekiyor. Bazen sosyo ekonomik şartlara tekabül ediyor, bazen de sosyo kültürel sebeplere dayanıyor. Bütün bunlarla ilgili yani tarım sektörünün desteklenmesi, destekleme politikaları, uzun vadedeki planlama, üretim, ürün stratejileri vs. bütün bunlar aslında bir çerçeve yasa gerektiriyordu. Türkiye 2006 yılına kadar böyle bir çerçeve yasaya sahip değildi. Yani Türkiye’deki tarımsal desteklemelerin hiçbir bu manada genel yasalar dışında bir dayanağı yoktu. Biz bu yıl içerisinde TBMM’nden geçirdiğimiz yasayla Türkiye’de bu manada bir de tarım kanunu getirdik. Burada hem geçen zaman içerisinde tarım sektörü ile ilgili temel kavramların tanımlanması yapıldı. Bunlar belli bir tanıma kavuşturuldu. Hem de desteklemelerin çerçevesi çizildi. Yani bunlar günü birlik politikalarla değil, bir rasyoneli olan, araçları belli olan, uluslararası gelişmeleri, uluslararası dinamikleri hesaba katan yani hem Dünya Ticaret Örgütü’nü, hem AB’ndeki gelişmeleri, hem diğer uluslararası gelişmeleri hesaba katan, rasyonel, verimliliği, kaliteyi ve standardı esas alan bir çerçeve çiziyor. Desteklemenin hem tanımı, hem ölçeği, hem araçları bu tarım kanunuyla belirlenmiş oluyor ve ilk defa Türkiye böyle bir kanuna sahip oluyor. 2002 yılına kadarki desteklemeler tamamen bakanlar kurulu kararlarına dayanıyordu. 2002 yılında tütün alkol piyasası kanununa eklenen bir maddeyle tarımsal desteklemeler yasal bir mevzuatla ilişkilendirildi. Ama ilk defa biz bu şekilde bir kanun getirdik. Bundan sonra tarım sektörüyle ilgili bütün politikalar, bütün oluşturulacak ve alınacak kararlar bu yasa çerçevesinde ele alınacak. Biz bu gelişmeyi de çok ama çok önemli bir adım olarak değerlendiriyoruz. Çünkü ilk defa sektöre bir bütünsel yaklaşım ile yaklaşılmaktadır.
Değerli katılımcılar,
Tabii bu geniş çerçeveyi belirttikten sonra, son yıllarda tarımla ilgili alınan mesafe konusunda da birkaç söz söylemek istiyorum. Tarımla ilgili olarak yapılan yapısal düzenlemeler ve yeni politikalarla tarım sektörü son üç yılda önemli bir büyüme sürecine girdi. Nisan ayı itibariyle yayınlanan ihracat verilerine göre tarım ürünlerimizin ihracatı bir önceki yıla göre % 23 arttı ve yaklaşık 10 milyar dolara ulaştı. Bu dönemde gerek alınan rasyonel destekleme politikalarıyla, gerekse kaliteli tohumluk kullanımının ve entegre tarımsal mücadele sisteminin benimsenmesiyle, tarım hububat ürünlerinde mesela önemli artışlar meydana geldi. Türkiye’de 2002 yılına kadar sertifikalı tohumluk kullanım miktarı 75.000 tondu. Türkiye’de her sene yaklaşık 750.000 ton tohumluk kullanılıyor buğdayda. 750.000 ton kullanılan tohumluğun içerisinde sadece % 10’nu yani 75.000 tonu sertifikalıydı. Yani gerçekte sertifiye edilmiş, tanımlanmış, belli bir muameleden geçmiş bir buğday tohumuydu. Biz bunu 275.280 tona çıkardık. Yanına havadan yapılan süne mücadelesi yerine, biz yer aletleriyle mücadeleyi başlattık. Entegre mücadeleyi bu şekilde başlattık ve bu iki parametreyle birlikte ekim alanı değişmedi halde Türkiye’nin buğday üretimi 19.5 milyon tondan 21.5 milyon tona çıktı, iki yıl içerisinde. Alan aynı. Verimlilik ciddi şekilde arttı. Aynı zamanda Türkiye’de buğdaydaki kalite sorununu da bu şekilde çözdük. Çünkü eskiden ihtiyacın üzerinde Türkiye buğday üretmesine rağmen, kalite sorunu sebebiyle Türkiye her sene ayrıca 1-1.5 milyon ton kaliteli buğday ithal ediyordu. Bu uygulamayı, biz bu şekilde ihtiyaç olmayacak şekle getirdik. Ayçiçeğinde keza, önemli artışlar, mısır üretimi % 100’ün üzerinde arttı. Türkiye’de her sene 1.5-2 milyon ton mısır ithal ediliyordu. Biz bu sene 4 milyon tona ulaştık. Bu da sağlıklı politikalar ve uygulamalar sonucunda meydana geldi.
Sonuç itibariyle, kaydedilen bu gelişmeler gerek verimlilik anlamında, gerek üretim, gerek sektör büyümesi –bu sene % 5.6 bir büyüme gerçekleşti- ile tarım sektörünün tekrar bir iktisadi sektör olarak değerlendirilmesi ve buraya yatırım yapılmasını tekrar gündeme getirdi. Bugün bizim sahip olduğumuz imkanlarla bu imkanları değerlendirmek suretiyle, bu alandaki potansiyeli değerlendirmek suretiyle Türkiye hem kendi üretimini ciddi şekilde arttırma ve verimlilik düzeyini arttırma imkanına sahip, hem de bölgede bu alanda çok önemli bir güç merkezi olma imkanına sahiptir. Sebebi şu: Türkiye’de kültürel anlamda üretimi yapılan 120 tane bitki türü mevcuttur. Bu önemli bir zenginliktir. Türkiye’de yapılan çalışmalarla elde edilen tanımlanan bitki türü sayısı 12.000’e yaklaşmıştır. Bunların üç bin tanesi endemik bitki dediğimiz Türkiye’ye özgü bitkilerdir. Bunların mesela akraba türleri vardır. Esas zenginlik de buradadır. Mesela, tahıl grubundan buğdayın altı, arpanın sekiz, çavdarın dört, yulafın da altı yabani akrabasına ait gen kaynakları Türkiye’de bulunmakta. Yine baklagillerden birçok türün akrabası genetik materyal olarak akraba türleri yine bizim coğrafyamızda bulunmakta. Her biriyle ilgili araştırma geliştirme, bunların geliştirilip ticari hale getirilmesi ve dünya piyasalarına bunu sunulması imkanı vardır. Meyvede aynı şekilde. Yani kirazda, erikte, bademde, marulda, havuçta, soğanda birçok akraba gen çeşit itibariyle Türkiye’de var ve bunlar kullanılabilir.
Değerli katılımcılar,
Başta da bilgi ve teknolojinin önemine özellikle işaret ettim. Bizim Türkiye’deki tarım sektörünü ileriye götürmemiz, kesinlikle profesyonel bir yaklaşımla, buraya yatırım yapmakla mümkün olur diye düşünüyorum. Yani ölçek itibariyle büyük, standardı belirli, kaliteli, dünya pazarlarını hedefleyen bir anlayışla profesyonel anlamda, bir işletmecilik anlayışıyla bu anlayışın tarım sektörüne egemen olmasıyla Türkiye’deki tarım ve hayvancılığın geliştirilmesinin mümkün olduğunu düşünüyoruz. O nedenle biz Türkiye’de özel sektörün tarıma yatırım yapmasını ve bu konuda ciddi çaba içerisinde olmasını hem takdir ediyoruz, hem destekliyoruz, hem de bu alanda hükümet olarak gayret içerisindeyiz. Bu alanda yatırım yapacak olan Türkiye’deki yatırımcılarımızın önünde birtakım engeller vardı. Bunlardan mesela bir tanesi yem bitkileri üretimi için arazi sorunu var. Bu bir sorun. Bu sahada yatırım yapmak isteyenlerin önündeki temel sorunlardan bir tanesi. İkincisi de, damızlık sorunu. Bu iki temel sorun var. Biz bu sorunları aşma konusunda bugüne kadar neler yaptık birkaç noktada birkaç başlıkla bunları arz edeceğim. O konudaki değerlendirmelerimi sizinle paylaşacağım.
Yem bitkileri üretimini biz 215.000 hektardan 454.000 hektara çıkardık. Çünkü Türkiye’nin kaba yem ihtiyacı yılda hala 27-28 milyon tondur. Bu son derece önemli. İkinci bir nokta, genetik materyali iyileştirmenin, ıslah etmenin en önemli yollarından bir tanesi suni tohumlamadır. 2002 yılında Türkiye’de 600 ila 700 bin baş hayvan sadece suni tohumlamayla tohumlanıyordu. Türkiye’nin inek sayısı 5.5 milyon. Yani her sene tohumlanması gereken hayvan 5.5 milyon ve bunun ancak 600-700 bini suni olarak tohumlanıyordu. Bu rakam 2005 yılı içerisinde 1.600.000’e çıktı. Bu sene 2 milyonu aşacak. Yani bütün çalışmalarımız bu yönde. Tabii bu faaliyetlerin, bu hizmetlerin özelleştirilmesinin büyük katkısı var ve bu arada bizim yaptığımız desteklemelerin büyük katkısı var. Mesela geçen sene 2.600 tane veteriner hekimle biz bu konuda sözleşme yaptık ve bunlara 16.5 trilyon lira ödeme yaptık. Yani sırf bu suni tohumlama hizmetleri artırılsın, geliştirilsin, bu şekilde ıslah yapılsın diye. Hayvancılıkta birtakım gelişmeler var. Mesela, 2002 yılında Türkiye’de 100 başın üzerindeki süt sığırcılığı işletme sayısı 85 idi. Yani bütün Türkiye’de 85 tane işletme vardı ki, bunları hayvan sayısı 100 başın üzerindeydi. 2005’de 100 başın üzerindeki işletme sayısı 375’e çıktı. Yani birkaç yıl içerisinde önemli bir aşamadır. Yani nispi olarak baktığınızda çok önemli bir artış. Ama miktar olarak baktığınızda, Türkiye ölçeğinde değerlendirdiğinizde çok iyi değil. Henüz bizim burada mesafe kat etmemiz lazım.
Biraz önce söylediğim temel iki sorunla ilgili olarak neler yaptık? Size bilgi sunmak istiyorum. Mesela, arazi sorununu gidermek bakımından yani özel müteşebbislerin araziye ait sorunlarını çözmek bakımından biz Türkiye’deki tarım işletmelerini uzun vadeli kiralamak suretiyle özel sektöre açtık. 38 tane bizim tarım işletmemiz vardı. Bunun 14 tanesini biz uzun süreli olarak verdik. Bunların toplam alanı 143.000 dekar. Buraya bir yıl içerisinde 50 trilyon lira yatırım yapıldı. Eğer biz bunları devretmemiş olsaydık, bunlar TİGEM’in elinde yani bakanlığın elinde kalsaydı biz bu tutar yatırımı ancak en iyi şekilde 5 yılda yapabilirdik. Halbuki bu şekilde biz bunu bir yılda sağladık. İstihdama katkısını söyleyeyim. İstihdama katkısında 1000 tane daimi, 5000 tane geçici işçi çalışmaya başladı, bu kiraya verdiğimiz işletmelerde. Halbuki, TİGEM’in toplam olarak istihdam ettiği eleman sayısı 3.980’dir. Demek ki, hem buraya daha çok yatırım yapıldı, hem daha çok istihdam sağlandı, hem daha verimli bir üretim gerçekleştiriliyor. Önümüzdeki günlerde biz buna devam edeceğiz. 2006 ve 2007 için şu anda 7 tane daha işletmemiz programa alındı. Bu şekilde devir programına alındı. Bunlardan Sakarya, Bağla, Konuklar, Karaköy, Gököyük, Alpaslan ve Kazım Karabekir programda. Ceylanpınar da çok büyük işletme. 1.8 milyon dekar civarında.
Bizim mevzuatımız açısından yani Tarım Bakanlığı’nın bu işletmeleri kiraya verme mevzuatı açısından yabancılar aleyhine herhangi bir diskriminatif tutum yok. Negatif bir tutumumuz yok. Eğer Hazine’nin birtakım işlemlerinde varsa onu bilmiyorum ama Tarım Bakanlığı olarak bizim burada bu işletmeleri kiraya verirken hem yerli firmalarımıza yani Türkiye’nin müteşebbislerine, yatırımcılarına, hem de dışarıdan gelecek olan yatırımcılarımıza bunların açık olduğunu ifade etmek istiyorum. Bu arazi sorununu yem bitkisi üretimine dönük yer sorununa ait bilgileri verdikten sonra ikinci sorun damızlık temini sorunu. Damızlık temini ile ilgili olarak, bizim gerek Avrupa ve Birleşik Devletlerle ilgili, gerekse bazı güney doğu Asya ülkeleriyle, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ilgili çalışmalarımız var. Avrupa’daki BSE hastalığı, uluslararası salgın hastalıklar ofisinin kuralları gereği, yani orada bizim tabii mevzuatımız da, bizim kanunumuzda da bir yerde bir ülkeyi bir sınır olarak kabul ediyor. Yani bir ülkede bir hastalık vakası çıktığında, o ülkeyi bulaşık kabul ediyor ve bugüne kadar getirmiyor. Ama geldiğimiz noktada, bizim düşüncemiz bu hususun yeniden değerlendirilmesi ve bölge esası ile ari olan işletmelerden yani hastalıktan ari işletme ve bölgeleri değerlendirip, Avrupa’nın kendi içindeki ülkelerin kendi içindeki ticari kuralları da değerlendirip, biz bu sorunu bu şekilde aşmayı düşünüyoruz. Bunun üzerinde çalışıyoruz. Takdir edersiniz ki, bu sorun çok kolay bir sorun değil. Bizim özellikle yaklaşımımız bütün gayretimize rağmen, bu şekilde. Bir hususu daha ifade etmek istiyorum. Damızlık sorunu ile ilgili yani bu sorunu çözme konusunda da biz tarım işletmelerimize görev verdik. Özel sektöre yardımcı olmak üzere, TİGEM’in belirli ölçekte ithalat yapıp, damızlıkçı işletmelerin yani Türkiye’de damızlık hayvan yetiştirecek olan işletmelerin çekirdek sürü ihtiyaçlarını giderme konusunda TİGEM’in bir çalışması başladı. O konuda TİGEM de diğer özel sektör kuruluşlarımıza ihtiyaçlarını ...
....işletmelerini kiraya verme dışında ayrıca yine Tarım Bakanlığı’nın genel bütçeye tabi kuruluşlarından eskiden üretme istasyonu olarak kullandığımız üretme istasyonlarının da arazilerini kiralamaya başladık. Biz bugüne kadar 19 tane üretme istasyonunun 18 tanesini kiraya verdik ve bu önemli bir alan kaplıyor. Bu üretme istasyonlarında da önceden hayvancılık, arıcılık buna benzer veya birtakım bazı bitkisel ürünlerle ilgili bunların faaliyetleri vardı. Biz bunları da veriyoruz.
Şunu özetle söylemeye çalışıyorum. Biz hükümet olarak, Türkiye’de tarım sektörünün bir iktisadi sektör olarak algılanması, buna göre rasyonel politikalarla yönlendirilmesi, geliştirilmesi hususunda fikir ve politika sahibiyiz ve buna dair politikaları hayata geçirmeye çalışıyoruz. Kuşkusuz, bunu yaparken biz devletçi bir yaklaşımla değil, özel sektöre öncelik veren, özel sektörü teşvik eden ve özel sektörün bu alanda faaliyetini destekleyen bir anlayışla bunu yapmaya çalışıyoruz. Bu arada temel yasaları, temel mevzuatı oluşturduk, uygulamaları başlattık. Bazı konularda netice aldık, bazılarında alıyoruz, bazılarında da alacağız. Ama her halükarda biz Türk özel sektörünün de önünü açma gayreti içersinde olduğumuzu da ben tekrar ifade etmek istiyorum.
Ben bu duygularla bu oturumun hayırlı olmasını diliyorum ve mutlaka Türk tarım sektörüne de, diğer ilgili sektörlere de bu oturumların ufuk açacağını, katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bu düşüncelerle ben oturumun hayırlı olmasını diliyorum ve hepinizi saygı ile selamlıyorum.