Forum İstanbul Yıllık Konferanslar Yıllık Konferanslar Forum İstanbul Ödülleri Yayınlarımız Forum Fakülte
Sponsorlarımız
Basında Forum İstanbul
Bize Ulaşın

İstanbul, 5 MAYIS 2005

YARININ BİLGİ TOPLUMU VE GELECEK VİZYONU

BUNA NASIL HAZIRLANILACAK?

RECEP TAYYİP ERDOĞAN

T.C. Başbakanı

G üzelim İstanbul’un bu bahar sabahında geleceğe ışık tutmak üzere dünyanın her bir köşesinden bizlerle birlikte düşünmeye, bizlerle birlikte geleceği tasarlamaya gelen tüm dostları en kalbi duygularla selamlıyorum. Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Vaclav Klaus ve seçkin konuklar, değerli misafirlerimiz, değerli dostlar, değerli işadamları sizleri geleceği tasarladığımız böyle bir toplantının tüm dinamiklerini üç gün boyunca yapılan çalışmalarla ve artık son gün varılacak netice ile baş başa görüyor ve geleceğimize olan katkılarınız sebebiyle özellikle teşekkür ediyorum.

Sevgili Başkan Sayın Canevi, bizlere bu platformdan bir ufuk turu yapma fırsatını verdiniz. Bundan dolayı teşekkür ediyorum. Şimdi sıra sınırlı bir zaman içinde belki doğrudan akıllara ama biraz da gönüllere yönelik olarak dünyada ve tarihte şöyle hızlı bir gezinti yapmayı arzu ediyorum. Bugüne nerelerden geldik? Dünya nerede? Yarın nerelerde olacağız? soruları üzerinde bir fikri eksersiz yapmayı istiyorum.

Tarih öncesi çağlarda ömrünü taşları yontarak geçiren insanoğlunun gayret ve uğraşı bugün saniyeler içinde televizyon, dakikalar içinde araba, haftalar içinde uçak, aylar içinde elektrik santrali yapan sanayicilerin gözünde çok yavaş bir seyir olarak görünebilir. Ama emin olunuz, birkaç 10 yıl sonra bugünkü klasik imalat sektörümüzün emek yoğun çabaları da yarının işadamlarının gözüne bize olduğundan daha farklı görünecektir. Nitekim, yarının dünyası üzerine kafa yoran bilim ve sana insanları daha şimdiden bugünkü araçların eskimekte olduğu biliyorlar. İlk çağlardan bugüne insanın medeniyet serüveni arayışlarla, keşiflerle bir dengeye ulaşmıştır. Ama bu denge nihai bir denge değildir. Bu dengede insanoğlu ilk çağlarda olduğu gibi, bugün de manevi dünyasıyla çevresindeki maddi dünyayı kucaklayan sentezi kurabilmek için arayışını sürdürmektedir. İster uzak Asya din kültürüne bakınız, ister Mezopotamya uygarlıklarına, ister orta doğudan dünyaya yayılan İbrahimi semavi dinlerin kaynaklık ettiği kültür ve uygarlıklara bakınız, isterseniz Helen ve Roma’nın üzerine gelen Hıristiyanlığa bakınız, ister İslam’ın dünya tasavvuruna bakınız, göreceksiniz ki, insanın hakikat arayışı ve hakikat ihtiyacı hep aynıdır.

Değerli dostlar, uygarlık tarihinin önemli olaylarından biri olan sanayi devrimi ekonomiyi ve sosyal dokuyu yıkıp, yeniden örmüştür. Toplumları şekillendiren ekonomik ve sosyal yapılar sanayi devriminden sonra teknolojinin baskısıyla değişmeye dönüşmeye başlamıştır. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında sanayi devriminin doruğundaki ülkelerde bile zenginliğin tüm imkanlarına rağmen, insanlar aradığı hakikati iç mutluluğu elde edememiştir. Bir yandan yerleşik o eski kadim değerler erozyona uğrayıp, bireyler ve toplumlar kendi dinamikleri üzerinde ayakta duramaz hale gelirken, bir yandan zenginlik bir temel tutkuya dönüşmüştür. Yeni medeniyet anlayışının insan merkezli bir gelişme ortaya koyması beklenirken rekabetler ve ihtiraslar insanlığa ağır bedeller ödeterek arzu edilenin tam tersi bir tablo ortaya çıkarmıştır. Küreselleşmeyse hızla yükselen bir akım olarak insan ve insanı yücelten asli değerleri gözardı etmiştir. Onun için bizim büyüklerimizin hep bize tavsiyesi şu olmuş: Bizim medeniyet anlayışımızın temeline şu oturmuş: İnsanı yükselt ki, devlet yükselsin. İşte bu anlayışla insana bakan bir medeniyetin mensupları olarak bugünkü toplantının önemi çok büyük. Küreselleşen dünya yeniden kutuplarla, farklılıklarla tanımlanmıştır. Fakir ve varlıklı ülkeler arasındaki uçurum bir kez daha kalın çizgilerle açılmıştır. İnsanlığın bugünkü hali ne yazık ki varlık içinde yokluk çekme halidir. Yani adalet terazisinin bozulduğu bir dünyada varlık ve zenginlik de insanı yoksulluğu adeta yaşar hale getirmiştir. Bakınız, 2004 yılı sonu itibariyle bir rakam veriyorum: Dünyanın silahlanmaya ayırdığı para 900 milyar dolardır. Peki yoksulluğa ayırdığı para nedir? Yoksulluğu giderebilmek için ayırdığı para nedir diye düşündüğümüzde adeta buna bir hiç diyebiliriz. Ondan sonra diyoruz ki, küreselleşen teröre karşı ne yapacağız? Bu anlayışla, bu mantıkla küreselleşen teröre karşı bir şey yapamaz, tam aksine küreselleşen terörü daha da güçlü hale getirirsiniz. Şu anda insanlık bunun bedelini ödüyor. İşte her gün dünyanın değişik bir yerinden yüzlerce bombalı saldırı ve bunun neticesinde yüzlerce savunmasız insanın ölüm haberleri. Daha kötüsü, ekonomisi giderek zayıflayan ülkelerin insani ve kültürel birikimleri teknoloji yarışında önde giden zengin ülkelerin birikimlerinin gerisindeymiş, onlardan daha değersizmiş gibi bir saplantı dünyaya yayılmıştır. Korkarım, küresel terörizmi besleyen unsurlardan biri de, bu çelişki ve bu uçurumdur.

Değerli konuklar, sanayi devrimi bir rekabet çarpanı olarak sarıldığı teknolojiyi zamanla yenilikçiliğe dönüştürünce bilgi doğrudan bir üretim girdisi haline gelmiştir. Bu şekilde sanayi toplumu da çok daha cazip, çok daha pahalı nimetlere sahip olan bilgi toplumuna dönüşmüştür. Bilgi çağını başlatan ülkelerde görüyoruz ki, aslında artık bireyi ve toplumu büsbütün teknolojinin kendisi yönlendiriyor. Artık bilgi devrimini başarmış toplumların dünyadaki öncülerinin işçilik, enerji ve malzeme gibi klasik girdilerin maliyetini aşağı çekerek, rekabeti sürdürmeleri mümkün değildir. Belki yakın bir zamanda şu da tartışılacaktır: Biz artık burada tek girdi düşünüyoruz. O da insandır. Çünkü diğerlerinin hepsi insanın türevidir. İnsan varsa diğerleri var. İnsan yoksa diğerleri yoktur. Bu da yerine oturacaktır diye inanıyorum. Bu ülkeler tarım ve sanayiden ziyade, bilgiye dayalı hizmet sektörüne kayıyorlar. Gelecekte dünya liderliğine oynayacak ülkelerde ekonomi yeniliklerden beslenecektir. İkinci lig ise, dünün sanayi düzenini, kozmetik iyileştirmelerle sürdürmeye çalışanların olacaktır. Buna karşılık, ne yazık ki, üçüncü lig doğal kaynaklarını ve insanlarını üstteki liglere hammade gibi satanların ligi olacaktır. Bu tablo elbette adaletli bir tablo değildir. Zaman içinde çok daha adaletli, çok daha duyarlı bir ekonomik tablonun ortaya çıkması için her birimize düşen büyük görevler vardır. Ancak, bugün her toplumun bu zorunlu kavşakta yollardan birini seçmek gibi bir mecburiyeti olduğunu da yadyıyamayız.

Değerli konuklar, değerli dostlar, inanıyoruz ki, AB bu bilince çoktan gelmiştir. Çerçeve programları ile üyelerini müştereken geleceğe hazırlamaktadır. Bakınız, yedinci çerçeve programında 2007 ile 2013 yılları arasında 73 milyar € ayrılmıştır. Bu rakam Türkiyemizin de katıldığı altıncı çerçeve programının dört katından daha fazladır. Yedinci çerçeve programına da girmeliyiz. Çünkü inanıyoruz ki, AB’nin eski ve yeni üyeleri kendi aralarındaki ekonomik ve teknolojik uçurumların aşılması için gelecek yıllarda arge yapmaları gerekiyor. AB üyesi ülkelerin sanayileri ancak böyle bir ortak çabanın meyveleri ile beslenerek, birbirlerine entegre olabilirler. Amaç, işbirliği ve yetkinlik gibi sihirli kavramlardır. Bu kavramları ihmal etmek mümkün değil. Sürdürülebilir gelişme ve çevre koruması KOBİ etkinlikleri, dışa açılım, ulusal ve özel yatırımlara kaynak hazırlama. Kısaca, ortak girişimlere zemin oluşturma. AB’nin yeni ve eski üyeleri arasındaki mesafe ne olursa olsun gelecek için ortak bir kimlik ve perspektifin geliştirilmesi zorunludur. Ortak evrensel değerlerle birlikte üyelerin öz kimlik ve tercihleriyle birlikte zenginleşen ve birbirini tamamlayan bir sosyo ekonomik dokuya kesinlikle ihtiyaç vardır. AB’nin küresel bir güç olabilmesi, farklı imkanları, kaynakları, potansiyelleri bünyesine katmasıyla mümkündür. Kıta ölçeğindeki bu işbirliği ortak bir kadere doğru akmayı mümkün kılacaktır. Dolayısıyla, argelerini bugün birlikte yapmayanlar teknolojik gelişmelerin zorunlu kıldığı dayanışmayı bugün göstermeyenler yarın bu treni kaçırmış olacaklardır. Az önce, değerli kardeşimizin değerli kızımızın da ifade ettiği gibi, 36 yaşına geldiği zaman nasıl bir Türkiye tasavvur edebiliyoruz veya edeceğiz. İşte bunu nazarı itibara alan, bunu düşünen iktidarımız bu yıl bütçesine TÜBİTAK bütçesine 450 trilyonu sadece araştırma geliştirme çalışmaları için Cumhuriyet tarihinde ilk defa koymuştur.

Değerli dostlar, gelelim Türkiye’ye. Türkiye hem batı dünyasının en doğudaki üyesi, hem de doğunun en batıdaki üyesidir. Bu perspektiften bakarak, Türkiye’yi tarihi ve coğrafi konumu ile, medeniyet birikimi ile, kültürel çeşitliliği ile değerlendirmek zorundayız. Biz asırlardan beri medeniyetin anayurdu, beşiği olan bu coğrafyaya ayağımızı basarak, doğu ile batıyı, kuzey ile güneyin temas ettiğini görüyoruz ülkemizde. Sadece insanımız, toplumumuz, ekonomik, sosyal ve siyasal hayatımız değil, Türkiye’nin coğrafyasını bir baştan bir başa süsleyen uygarlık eserleri de bize medeniyetle adeta yoğurmuştur. Bilindiği üzere, hedefini muhassır medeniyet olarak belirleyen Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı imparatorluğunun çekirdeği üzerinde kurulmuştur. Biz bu merkezi özellikle merkezi bir nitelik arzeden ülkemizi sadece bugün değil, tarihin en zor zamanlarında bile muazzam terkipler oluşturarak onunla övündük ve övünüyoruz. Eksiklerimiz yok mu? Var. Ama bu eksikleri gidermeye mecburuz. Unutulmasın ki, dünyanın her zamankinden daha çok birbirine yaklaştığı günümüzde bütün toplumların başkalarının medeniyet birikimlerine ihtiyacı vardır. Bu cümleden olarak AB’ni önce bütün üyelerinin birlikte gelişeceği, birbirlerinin birikimlerinden yararlanacağı bir medeniyet zemini olarak gördüğümüzü her defasında söyledik ve medeniyetler çatışmasının karşısında olduğumuzu, olacağımızı her defasında söyledik. AB’ni bir medeniyetler buluşması, bir medeniyetler uzlaşmasının adresi olarak gördüğümüzü her defasında ifade ettik, bugün de ediyoruz ve diyoruz ki, AB, bir siyasi değerler bütünü olarak görülmelidir, ki o zaman bir küresel güç olsun.

Değerli konuklar, genç Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan devraldığı tarıma dayalı ekonomi düzenini sanayi ağırlıklı hale getirmek istedi. Bunun için bir ölçüde kuzey komşusu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden de esinlenerek kamu iktisadi teşekküllerini kurdu. II. Dünya Savaşı öncesi dünya fotoğrafına bakılırsa, bu tarihi gerçek çok daha anlaşılır hale gelecektir. Zamanla boy atan özel sektörümüz gümrük duvarlarının arkasında ithal ikamesi yaklaşımına uygun olarak rekabeti uzun yıllar sadece iç pazarda aradı. Zamanla orta gelişmişlikteki teknolojilerin beslediği dış borçlanmayla kurulabilen bu sanayi düzeni verimliliğini kaybetti. İhracat yapamadığı için dış ödemeler dengesi bozulan Türkiye ekonomisi 80’li yıllarda bu tıkanma noktasını aşmak için liberalizasyon sürecine girdi. Yabancı sermaye ile ortaklıklara hız verdi, sanayileşme hamlesi ümitleri kentlere kaydırdı. Kırsal kesimden kentlere doğru hızlı bir göç başlattı ama biz maalesef göç eden nüfusu kentlerde bihakkın ağırlayamadık. Altyapı gecikti. Çelimsiz ekonomi sık sık tıkandı. Tarihin akışı değiştirilemez. Bütün bunları yaşadık. Bütün bunlardan bugünlerimize önemli tecrübeler aktardık. Türkiye bugün dünyada yıldızı parlayan ülkeler arasında yer alıyor. Demokrasimiz güçlendikçe dünyadaki itibarımız artıyor. Sıkıntılı günler geçirdik. Ancak bugün fevkalade iyi bir yere geldik. Bunlar hedef değil, daha henüz başlangıçtayız. Güven ve istikrarın adresi olduk. Bunu yaptığımız uluslararası tüm görüşmelerde, toplantılarda da dünyadan gelen ve bizi dışarıdan gayet iyi takip eden dostlarımız açık ve net olarak ortaya koyuyorlar. Sanayimizin kullanım kapasiteleri % 80’lere dayandı. Büyüme tamam olmasına tamam ama şimdi gelişmeyi sağlamak zorundayız. Göreve geldiğimizde stratejimiz önce ülke ekonomisini ayağa kaldırmaktı. Ülkemizin insan kalitesi ve ekonomik potansiyeli yüksek. Türkiye, dünyanın şu anda 18’nci büyük ekonomisi. Milli gelirimizi iki yılda katladık. 163 milyar dolardan şu anda 300 milyar doları aşmış durumdayız. Milyonlarca KOBİ’miz var. Mevcut altyapımız bizi yakın geleceğe taşır. Ama daha sonraki yıllar için farklı bir vizyon, tutarlı bir strateji ve buna bağlı olarak hummalı bir faaliyete ihtiyaç hissediliyor. Bütün bunları moralimizi bozmadan, rehavete düşmeden yolumuza devam edelim diye söylüyorum. Asla şımaramayız, asla rehavete düşemeyiz. Ekonomik programımızdan taviz veremeyiz. Mali disiplinde asla bir disiplinsizliğe gidemeyiz. Kazanımların sağladığı zeminden 5, 10, 15 senelik ufuklara bakıyoruz. İşte bilgi toplumuna geçiş ve e-dönüşüm projemiz de burada devreye giriyor. Kamu yurttaş ve işdünyası üçgeninin oluşturduğu mevcut dengede mütevazı hamlelerle yapabileceğimiz aşamalar sınırlıdır. Oysa, bizim yolumuz uzun ve zamanımız az. Elimizi çabuk tutacağız. Cumhuriyetimizin 100’ncü yılında milletimizi tarihine yakışır bir yere taşımak için dev adımlar atmak zorundayız. Bunun için birey, toplum, yönetim, teknoloji, ekonomi, siyaset ve güvenlik kavramlarıyla şekillenen çok yönlü uzun soluklu bir sistem kurma gayreti içerisindeyiz. Bir dostumun bana iki kelimelik güzel bir tavsiyesi daha da ileri gideceğim nasihati vardı. Şu anda ebediyete intikal etmiş bir dostum. Hepimizin de gayet iyi tanıdığı çok başarılı bir işadamıydı. Şöyle demişti: “Biz çok ezildik. Yıllar yılı bizi çok ezdiler. Ezdiler ama sonunda bir şeyi yakaladık. O da şu: Birincisi, Bilgi yönetimini başardık. İkincisi, para yönetimini başardık. Bilgi yönetimini ve para yönetimini başarmak suretiyle şimdi de dünyanın en güçlüsü olduk” dedi. Çünkü bilgi biliyorsunuz, öyle parada sınırı olan bir şey değil. O bilgi var oldukça, onu sürekli olarak güncelleştirdikçe hakikaten dünyanın her bir yanından size paralar akıveriyor. İşte bunu başaranlar şu anda dünyayı da ayrıca yönetiyorlar. Bizim de bunu başarmamız şart. Başara bilir miyiz? Başarırız. Ben bunu da özellikle milletimin yediden yetmişe her ferdine vermek istiyorum. Beraberce, el ele, omuz omuza bunu başarmak zorundayız ve gelecek 20 yılda yeniliğe dayalı rekabeti yakalayan bir endüstriyel yapıya ihtiyacımız var. Az önce ifade ettiğim, bu yıl TÜBİTAK’da sadece araştırma geliştirme için ayırdığımız bu 450 trilyonluk kaynağın sebebi işte budur. Ama tek başına bu da yeterli değil. Önümüzdeki dönemde vakit kaybetmeden Avrupa Bilim Teknoloji ve Endüstri tabanı ile entegrasyon içine girmemiz gerekiyor. Bunun siyasi şartları var. AB’ne üyelik süreci ile ilgili zorlukları aşmak durumundayız. AB müzakere süreci bunun adeta resmi bir sahnesi olacaktır. Zaman zaman bazıları hükümet AB’nde acaba bir rehavete mi kapıldı? Acaba bu işi geçşette mi gibi deli saçması yaklaşımlar oluyor. Öyle bir şey sözkonusu değim. Biz ne yaptığımızı, ne yapacağımızı gayet iyi biliyoruz. Önümüzdeki program neyse bu programa aynen uygulamaya devam ediyoruz. Konuda kararlıyız. İşimizi gayet iyi biliyoruz. Dersimizi de gayet iyi çalışıyoruz. Biz 17 Aralık’a nasıl geldiysek bundan sonraki süreci de aynen şekilde devam ettireceğiz. Bunda kararlıyız. Önümüzde daha çok sahneler de var. Önümüzdeki 10 yılda kimliğimizi, öz değerlerimizi kaybetmeden AB’nin zaten bizim de benimsediği evrensel değerlerde buluşmayı hedefliyoruz. Bu konuda büyük buluşmayı Türk toplumunun o büyük medeniyet değerlerine bağlılığı ve gelişme yolundaki büyük azim ve kararlılığıdır. Ülkem adına hepinizi saygı ile selamlıyorum. Katılımınız için özellikle Sayın Cumhurbaşkanı’na ve değerli konuklara çok teşekkür ediyorum. Sağolunuz, varolunuz.

Teşvikiye Cad. Sadun Apt. No: 105/6 İstanbul

Telefon: +90 (212) 227 61 52/53/54 +90 (212) 261 57 39 Faks: +90 (212) 227 61 44

Copyright © 2005 , forum istanbul

Powered by VediusCMS