Forum İstanbul Yıllık Konferanslar Yıllık Konferanslar Forum İstanbul Ödülleri Yayınlarımız Forum Fakülte
Sponsorlarımız
Basında Forum İstanbul
Bize Ulaşın

İstanbul, 11 Mayıs 2006
YARININ KURULMASI İÇİN YENİ BİR BİRLİKTE YAŞAM FORMÜLÜ ARAYIŞI:
CO-HABITANCE
*Oturum Başkanı

 

Prof. Dr. İLTER TURAN
İstanbul Bilgi Üniversitesi


“Yarının Kurulması İçin Birlikte Yaşama Formülü” başlıklı ilk oturumu açıyorum. İtiraf etmeliyim ki, ben bu terimle bambaşka bir çerçevede karşılaşmıştım. Bildiğiniz gibi, bu terim Fransa’da parlamentodaki çoğunluğun Fransız Cumhurbaşkanı’nın partisinden farklı bir partiden oluşması durumunda ikisinin birlikte yaşama zorunluluğunu ifade etmek için kullanılan bir deyimdir. Fakat daha sonra dünyadaki gelişmeleri bir medeniyetler çatışması şeklinde yorumlama temayülleri ortaya çıktığı zaman, değişik ortamlarda bu terim kullanılmaya başlandı.

 İnsanlık tarihine baktığımız zaman, tahmin ediyorum birlikte yaşayamama kural, birlikte yaşama da belki birlikte yaşayamama dönemleri için yapılan hazırlıklar için verilen aralıklar görünümünü sergiliyor. Yani insanların çatışma halinde olması pek karşılaşmadığımız bir durum değil. İnsanoğlu her zaman kendi konumunu, kendi sahip olduğu maddi ve manevi değerleri üstün, başkalarının sahip olduklarını da zayıf veya kötü olarak görme temayülü sergilemiştir. Tabii böyle bir eğilimin bazı sonuçları da oluyor. İlk sonucu, insanoğlunun diğerlerini de kendisine benzetmeye uğraşması. Öbür sonucu da, kendisine benzemeyenlere karşı kendisini korumaya yönelmesidir. Bu temayüller ne zaman ortaya çıkıyor dediğiniz zaman, taraflar özellikle kendilerini güvende hissetmedikleri zaman başkalarını kendilerine benzetmeye ya da kendilerini başkalarına karşı korumaya daha büyük önem atfetmeye başlıyorlar. Geçmişteki çatışmalar, uyumsuzluklar bu nedenden dolayı insanlığa mutlaka ağır bedeller ödetti. Ama şunu hemen belirtmemiz lazım ki, insanlığın varlığını bir tehdit altına sokmadı. Belki bugün karşılaştığımız, bir arada yaşamamızı gerektirecek olan durum çıkacak çatışmaların geçmişten farklı olarak insanlığın varlığını da tehlikeye atabilecek bir nitelik sergilemesidir. Evet, birlikte yaşamaya belki mecburuz ama mecburiyet mutlaka öyle bir güçlüğü aşabileceğimiz anlamına da gelmiyor. Evet, birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerek. Ama gereklilik bu işi başaracağımızın bir teminatı değil. Birlikte yaşamak mümkün mü? Bunu nasıl yapacağız? Bu sorunun cevabını bu heyet arasında vermeyecekler arasında ben varım. Onun için beni başkan yaptılar. Fakat buna karşılık, gerçekten çok yetkin bir heyetle karşı karşıyayız ve bu önümüzdeki iki saat süre içerisinde 4 saygın konuşmacımız, ki her birinin sırası geldikçe sizlere takdim edeceğim ve konuşma sırasına göre de oturmuş bulunuyoruz. Her biri yarım saati aşmayacak fakat daha da kısa olacak şekilde düşüncelerini bizlere aktaracaklar.

İlk konuşmacımız, ki sabah benim de dikkatime Sayın Mehmet Ali Bayar sundu, Columbia Üniversitesi profesörlerinden, orta doğu tarihi profesörü Richard Bulliet. Kendisinin son çıkan kitabı “The case for Istanbul Christian civilization”. İslam-Hıristiyan medeniyetinin savunusu diyebileceğimiz bir eser vermiş. Günümüzde genellikle birbiriyle bir arada yaşamasının güç olduğu bazı çevreler tarafından iddia edilen bu iki ayrı inanç sisteminin birlikteliğini ve ortaklığını sergilemesi açısından, toplantımızın da ruhuna son derece uygun bir çalışma olduğunu söylememe gerek olduğunu zannetmiyorum. Prof. Bulliet’in uzmanlığı orta doğu tarihi üzerinde, İran üzerinde çalışmaları var. Hatta yanılmıyorsam galiba Türkiye’de isimler ve soyadları hakkında da bir yazınız çıkmıştı. Buyrun Sayın Profesör.


Prof. Dr. Richard Bulliet



Çok teşekkür ederiz. Aslında hepimizin üzerinde belki düşünmesi gereken bir dizi noktaya işaret ettiniz. Bunlardan bir tanesini özellikle vurgulamak istiyorum. Bizim algıladığımız gerçeklik aslında kendi sahip olduğumuz bilişsel çerçevelerin aracılığıyla idraklerimizdir. Dolayısıyla, bu algılar arası farkı azaltmak için de algılama çerçevelerinin ortaklaştırılmasına çalışmak gerekiyor. Bir örnek vermek istiyorum. Fi tarihinde bir dostum demokrasinin sosyo ekonomik bileşkeleri diye bir çalışma içerisinde. Bir grup ülkede demokratik olmaları beklenirken, demokrasinin olmadığını saptıyor. Bunlar Müslüman ülkeler diye bir sonuca varmıştı. Aynı data setini bana verdi. Bunların hepsi sömürge tecrübesi yaşamış ülkelerdi. O zaman bir kısım Hıristiyan veya başka dinden olan ülkelerin de demokrasiyi kuramadıkları daha iyi ortaya çıktı. Algı çerçeveleri çok önemli. Sizin ortaya koyduğunuz çerçevede bir de çatışma var mı konusuna da işaret etmek lazım. Çünkü anlaşılıyor ki, bu üç büyük dünya dinine baktığımız zaman, uzlaşmazlık değil, uzlaşma ve benzerlik alanları çok daha fazla. Bunu belki tahlillerimizde daha fazla göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bir husus daha aklıma geldi. Sizin bir sonraki kitabınız için size bir teklifte bulunacağım. Bildiğiniz gibi, siz İslam-Hıristiyan medeniyetleri arasındaki benzerliğe işaret ediyorsunuz. Bir de aynı medeniyetler içerisindeki bir çelişkiyi de araştırmak lazım. Yani bana öyle geliyor ki, her medeniyetin kendi içerisindeki bazı unsurlar o medeniyetin bir başka medeniyetle olan farkına nazaran daha fazla. Yani hepimizin tanıdığı belki bir örnek için bir Taliban zihniyeti ile bir Türkiye’deki laik Müslüman zihniyeti arasındaki fark zannediyorum laik / Müslüman zihniyeti ile bir aydınlık / Hıristiyan demokrat arasındaki farktan daha fazladır. Dolayısıyla, belki bir sonraki kitabınızı aynı medeniyet içerisindeki uzlaşmazlıklar ve çatışmalar üzerinde yaparsanız, zannediyorum bu başlattığınız çizginin daha da hoş bir yönde inkişafı için bir yola girmiş olacaksınız.

İkinci konuşmacımız Sayın Madeleine Bunting bildiğiniz gibi, The Guardian gazetesinin yardımcı editörlerinden ve aynı zamanda sütun yazarlarından. Kendisinin çeşitli çalışmaları arasında belki şu anda ele aldığımız konu açısından ilgimizi çekecek olanı, İngiltere’de yaşayan Müslümanlar üzerindeki araştırmalarıyla da kendisi tanınıyor. Buyrun.
 

Madeleine Bunting

 

Çok teşekkür ederiz. Aslında siz tabii İngiltere özelinde bütün Avrupa’da karşılaştığımız bir problemi dile getirdiniz. Bir tesadüf sonucu iki gece önce ben küçük bir Avrupa ülkesinin çok partili parlamentosunun bir komisyonunun üyeleri ile birlikte olma fırsatını buldum. Bu konuların hepsi konuşuldu. Hepsi kendi ülkelerindeki yabancılardan ve Müslümanlardan korkuyorlar. Bunu gidermek için mutlaka onlar bizim gibi olmalılar diyorlar. Bu Müslüman ahali ile benim konuşma fırsatım olmadı ama benim tahminim onlar da bu ülkenin vatandaşlarından korkuyorlar. Korktukları için birbirlerine yapışıp, kendilerini korumaya çalışıyorlar. Bir taraftaki korku diğer taraftaki kenetlenmeyi ve dolayısıyla bütünleşmeyi zorlaştıran bir sonuç ortaya çıkarıyor. Onun için mutlaka sizin de işaret ettiğiniz açılımlara çok ihtiyaç var. Aslında değişim ve belirsizlikten bahsettiniz konuşmanızın başında ve bunun nasıl hoşgörüsüzlüğü getirebileceğini de hepimize çok güzel anlattınız. Hem Avrupalı olmak, hem Müslüman olmak mı diye de sordunuz. Şimdi bu soruya cevap verilirken, bir çok Avrupalı dostumuz Avrupa içerisindeki benzerlikleri abartmak, Avrupa’nın diğerleri ile farkını da yine abartmak üzerine bir düşünce yapısı oluşturuyor. Aslında Andrew Mango’nun güzel bir şeyi var. Web sitesine bir resim koymuş ve bu resim nerede çekildi diyor. Tabii herkes bunun Avrupa dışında bir Müslüman ülkesinde çekildiğini zannediyor aslında resim İtalya’da çekilmiş. Dolayısıyla, nasıl yanlış bir kalıplandırmanın karşılaştığımız problemi yenmekte bizi büyük güçlüklerle karşı karşıya bırakacağını daha iyi görüyoruz. Gene işaret etmeye çalıştığım bu bilişsel çerçevelere döneceğim. Değiştirilmeleri son derece güç bir fıkra aklıma geliyor. Adamın biri diğerine demiş ki,
-    Hani bir evliya vardı da, kızını kuyuya atmıştı.
-    Evliya değil peygamber.

İşimiz son derece güç. Bilişsel çerçeveleri değiştirmemiz lazım. Ama sizin iyimser düşünceniz ve neler yapılabileceğine dair önerileriniz aslında geleceği şekillendirmek için neler yapmamız gerektiği konusunda da bize ipuçları veriyor. Çok teşekkür ediyorum.

Evet, sayın Prof. Butterworth. Maryland Üniversitesi’nden siyasal bilimler profesörü. Aynı zamanda İslam siyasi düşünceleri konusunda da uzman. Bu bakımdan kendisini de büyük bir merakla dinleyeceğiz. Buyrun.


Prof. Dr. Charles Butterworth


Teşekkür ederiz sayın profesör. Sizi dinledikten sonra daha önce geliştirmeye başladığımız iyimserlikte ufak bir aşınma olmaya başladığını itiraf etmek zorundayım. Ama yine de iyimserliğimizi kaybetmememiz lazım. ABD, gücünü dünyaya açık olmaktan almış bir toplumdur. Kapanmasıyla birlikte gücünün de büyük kayıplara uğrayacağını tahmin etmek pek zor değil zannediyorum. Şimdi bahsettiğiniz kritik olay galiba ikiz kulelere çarpan uçaklar. Galiba işi düzeltmek içinde bir kritik olaya ihtiyaç var gene. Ama bunun ne olduğunu kestiremiyorum. Herhalde hep birlikte düşünmemiz lazım.

Son konuşmacımız benim tanıtmama hiçbir surette ihtiyaç olmayan Sayın Prof. Dr. Nilüfer Göle. Buyrun.


Prof. Dr. Nilüfer Göle



Çok teşekkür ederiz. Aslında bu sabahın genel konusunu Avrupa ve özellikle AB-Türkiye ilişkileri özeline de indirgeyerek belki tartışmamızın açıklık kazanmasına büyük katkıda bulundunuz.

Bu suretle sabah oturumumuzun takdim kısmının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ben bir hususa işaret etmek istiyorum. Kültür üzerinde konuşma yaptığımız zaman, genellikle konuşmamızda kültür etrafında çerçeveleniyor. Benim gibi sosyal olguları biraz da maddi temellere dayanarak, açıklama temayülünde olanların özellikle kültürün de bu maddi temellerden arındırılmasının pek kolay olmadığını düşünenlerin görüşüne kısaca yer vermek isterim. Mesela Avrupa’daki kimlik arayışlarının ve bunların İslam’a dönük boyutlarının şekillenmesinde Avrupa ülkelerinin karşılaştığı ve aşmakta büyük güçlük çektikleri maddi sorunların da varlığını gözden kaçırmamamız gerekiyor. Yani her ne hikmetse aşılamayan maddi sorunlarla yabancılara karşı tereddütlü yaklaşımların eşanlı olarak ortaya çıkmasını gözden kaçırmamak lazım. Keza, dünyadaki aynı çatışmaya baktığınız zaman, globalleşmenin sermayenin ve malların hareketi üzerinde yoğunlaşması buna karşılık emeğin hareketi konusunda fazla bir şey söylememesi de bu sorunların yoğunlaşmasına bir katkıda bulunuyor olabilir. Bu, oturumumuzun konusu değil. Oturumumuzun konusu kültür farklılaşmalarıydı. Fakat böyle bir boyutun olduğuna da ve bu boyut üzerinden düşünce üretilebileceğine işaret etmek istedim.

Şimdi soru – cevaplara geçiyoruz.

Ferda Yurtturu:
Bir sivil toplum kuruluşu adına buradayım. Gerçi soracağım soru Sayın Madeleine içindi. Kendisi yok ama gene de sorayım. Ben sadece şunu söylemek istiyorum. İslam kültürünün farklılığını ve Hıristiyan toplumunun farklılığını anlatıyor. Kendisi İslam toplumunun kültürünün farklılığına inanmış mı?

Prof. Dr. İlter Turan:
Sorunuzdan belki değişik yorumların mevcudiyetini tespit etmemiz gerektiğini belirtmek istediğinizi anlıyorum. Bir sonraki soru lütfen.

Prof. Dr. Tayyar Sadıklar: Başkent Üniversitesi öğretim üyesiyim. Birlikte yaşama kaygusu içindeyken dünyada birdenbire beliren bu soykırım konusunu ağzımıza aldığımız zaman bizi cezaevine gönderecek kararlar alabilen parlamentoların tutumunu nasıl değerlendiriyor konuşmacılar?

Barbaros Dinçer:
İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü öğrencisiyim. Benim sorumun özel olarak bir konuşmacıyı hedef alması gerekmiyor. Konuşmacılar bahsettikleri konular itibariyle kültürün çevresinde döndüler. Hepimizin bildiği bir gerçek var. Geçmişte çok kültürlülük, toplumların beraber, birlikte yaşaması ve barış içinde yaşaması için bir söylem olarak dile getirildi ve bunun sosyal anlamda yaşanacak olan problemleri bir çözüm olabileceği ileri sürülmüştü. Ama bugün geldiğimiz noktada sosyal krizler ve toplumsal anlamda çok büyük sorunlarla karşılaşmaktayız. Benim bu noktada düşüncem şu: Çok kültürlülük de artık bazı sorunların çözümüne cevap olamamakta. Bunun yerine kültürler arası diyalog, kültürlerin karşılıklı olarak birbirini anlaması sözkonusu. Bu bağlamda, demokrasi kavramı özellikle temsili demokrasinin günümüzde çok ciddi anlamda bir krizde olduğunu düşünmekteyim ve katılımcı demokrasi konusunda konuşmacılarımız ne düşünüyor. Farklı kültürleri kabul edelim, birbirimize paralel yaşamlar yaşayalım yerine, içiçe geçmiş yaşamlar, herkesin temsil edilebilmesi, herkesin demokrasiye katılabilmesi anlamında bir çözüm olabilir mi?

Sefa Erkan:
Marmara Üniversitesi İktisat üçüncü sınıf öğrencisiyim. Charles Butterworth’ün konuşmasından şunu anladık: Amerika, Müslüman profesörlere dahi vize vermeyerek, şu mesajı veriyor: Müslümanları sevmiyoruz, tanımıyoruz, tanımak ve anlamak da istemiyoruz. Ben buna katılmıyorum. Çünkü Amerika yüzbinlerce insanla Irak’a gelip, orada bazı İslami araştırmalar yapıyor. Demek ki, İslam’a alaka duyduğunu gösteriyor. Kendi ülkesinde görmek istemiyor ama kendisi buraya geliyor. Hatta son zamanlarda İran’da da bazı araştırmalar yapmak istiyor. Acaba bir zaman sonra Türk İslamını da daha yakından tanımak, zorla tanımak ister mi? Zorla tanımaya çalışmak bir Amerikan tarzı mı? Asla değişmesi mümkün değil mi?

Naci Ekşi: Sayın Turan konuşmanız her ne kadar kültür ve medeniyet konumuz öyleyse de, işin bir ekonomik boyutu olduğunu işaret ettiniz. Kültür ve medeniyet başlığını unutmadan bugün AB’ni düşündüğümüz, AB’ne girmeye çalıştığımız bir devrede nasıl ki bir zamanlar Müslüman olduklarını bile bile bizim insanlarımızı alıp, Avrupa’da çalıştırdılar ise, bir gün AB acaba ekonomik nedenlerden dolayı kültür ve medeniyeti co-habitance bir tarafa bırakarak “gelin arkadaş, biz size muhtacız, kolkola girelim” diyebilirler mi? Özellikle yabancı konuşmacılardan bu konuda bir değerlendirme istiyorum.

Coşkun Varlık:
Erciyes Üniversitesi İşletme Bölümü öğrencisiyim. Konuşmacıların bahsettiği Islamic Fobia denilen İslam korkusundan bahsedildi. Bu şimdiye kadar yeni oluşan bir şey sanırım. Bunun temelinde acaba petrol kaynaklarının İslam dünyasının elinde bulunması olabilir mi? Yani Sayın Bulliet’in bahsettiği gibi, Avrupa dolayısıyla Amerika kültürünün temellerini İslam dünyasından almıştır ve İslam’ın kelime manası barıştır. Nasıl böyle bir şeyden korkulabilir?

Hayrullah Özkan:
Konunun sürecinde medya sessiz çoğunluğun etkileşimi, dışlamalar kimlik tartışmalarında basının yerini bölümleştirmede fayda görüyorum. Bu tespitimi yaparken ben İngiltere’de 4 yıl, Amerika’da 9 yıl yaşadım. Üniversitede araştırma asistanlığı ve mühendis olarak bulundum ve İstanbul’da yaşayan bir kimliğim vardı ve hiç rahatsızlık duymadım. Fakat son 10 yıldır memleketimde buradan İngiltere’ye, buradan Avrupa’ya ve Amerika’ya baktığımda, çok çirkin bir yapı görüyorum. Gerçi ben Amerika’dayken sürecin geldiğini hissediyordum. Yani Lübnan’da bir savaş varken, arka planda cami gösteriyordu. Kişiler korkutularak planlanıyordu. Hadise şuna geliyor: Dünyadaki güç dengeleri finansal ve yapısal olarak, bunlar dünyayı nasıl yönetmek isterlerken, kişilere olayları nasıl aksettirmek istiyorlar. Burada zaten dün akşamki açılış konuşmasında bu iş şöyle tanımlandı. Güç sahipleriyle değerler sahiplerini buluşturma. Bence kimlik tartışmasını da doğru bulmuyorum. Çünkü kimlik, ötekini yaratır. Yani Fenerbahçe/Beşiktaş, Avrupalı/Avrupalı olmayan. Daha ziyade temel olarak ontolojik questioning yapmak lazım. Sorgulama şu: Ben hangi takımdayım değil de, ben insan mıyım? İnsanlık değer nedir? Paylaşmak mı? Yoksa hayvansal güçlerle güçlü olan öbürünü yemeli mi? tartışmayı bu zemine taşımak lazım.

Üner Kırdar:
Çok teşekkür ederim. Enteresan bir paneldeyiz. 3 panel üyesi Anglo Sakson olduğu için müsaade ederseniz, ben sualimi İngilizce olarak sormak istiyorum.

First of al let me introduce myself, I have a Turkish passport but have been living for 32 years in New York and I worked for UN and I consider myself a global citizen plus I am a member of New York Interfed society which has been chaired by Dean Molten who used to be Dean of St.Johns Cathedral so I’ve been involved with this subject. The point what I am trying to drive and ask is a question to you, instead of looking as a clash of civilization, it is not the clash of religious that what are the basics of quote and unquote “civilized societies”. If we look from that point of view we see couple of points, first of all one of the most valuable thing is freedom of life and freedom of expression so our common search should be for instance to maintain that.

First point is, how to maintain secularism which is being endangered as Prof. Butterworth has mentioned, I can see how the system becoming politicized today. That is common danger.

The second point is freedom expression. In Europe, a few months ago there been the case of that cartoon and at that time it was defended as freedom of expression. Prophet was equaled to a terrorist and that is being argued as a freedom of expression. Nowadays we see under the freedom of expression a law being pushed so that the French Senate referring to Armenian genocide should become kind of crime to be punished. So should we look at it at the end of this panel? Thank you.


Atilla Silahtaroğlu: Silkar A.Ş.’yi temsilen burada bulunuyorum. Çok kültürlülük deyince, dünya üzeride çok kültürlülük sanki sırf İslam kültürüyle, orta doğu kültürüyle Avrupa kültürü beraber yaşaması çok kültürlülük gibi anlaşılıyor. Başka kültürler de var. Uzak doğu kültürü var. Afrika kültürü var. Bugün uzak doğu kültürüyle Türk kültürü ya da İslam kültürü orta doğu kültürünün ya da Amerika kültürünün beraber yaşamında hiçbir problem olmuyor. Afrika kültürüyle de aynı şekilde. İslam kültürünün ya da orta doğru kültürünün beraber yaşamında bir problem olmuyor. Problem genelde Avrupa kültürü ile İslam kültürü arasındaymış gibi algılanıyor. Bu neden böyle algılanıyor? Niye bunun üzerinde odaklanıyoruz?

İkincisi, refah düzeyi daha yüksek olan toplumun bireylerinin refah düzeyi daha alçak olan toplum bireylerini kültür farklılıklarını anlamakta daha büyük sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Amerikan kültürü, uzak doğu kültürü arasında da olmuştur. Aynı şekilde orta doğu kültürüyle İslam kültürüyle de Amerikan, Avrupa kültürü arasında da olması gerektiğini düşünüyorum. Onları yönetmek yerine, onlarla beraber yaşamak ve anlamak çerçevesinde.


Aydın Bandırma: Eskişehir’den katılıyorum. Birinci konuşmacımız Sayın Richard Bulliet’in sunumundan şunu çıkardım: Avrupa medeniyetinin gelişmesinde İslam dininin birtakım rolü olmuş. Avrupa insanları İslam dininin mesajlarını iyi algılayıp, kendi medeniyetlerinin gelişmesini kullanmışlar. Ancak, ters yönden baktığımızda, İslam ülkeleri nedense bu mesajları alamamış ve gelişmelerini sağlıklı bir şekilde tamamlayamamış olduğu ortaya çıkıyor. Burada o zaman konumuz gereği, co-habitance ile Avrupa ülkelerine de bir görev düşüyor diye düşünüyorum. Avrupa ülkeleri İslam ülkeleri ile biraraya gelerek, iyi niyetlerle toplantılar, görüşmeler yaparak, İslam’ın mesajlarının daha iyi algılanmasını sağlamakta bir rol oynayabilirler diye düşünüyorum. Bu konuda görüşleri nedir acaba?


Prof. Dr. Richard Bulliet

Prof. Dr. Charles Butterworth

Prof. Dr. Nilüfer Göle


Prof. Dr. İlter Turan:
Oturumumuzu zamanında bitiriyoruz. Katılımınız için çok teşekkürler ediyorum.

Teşvikiye Cad. Sadun Apt. No: 105/6 İstanbul

Telefon: +90 (212) 227 61 52/53/54 +90 (212) 261 57 39 Faks: +90 (212) 227 61 44

Copyright © 2005 , forum istanbul

Powered by VediusCMS