Forum İstanbul Yıllık Konferanslar Yıllık Konferanslar Forum İstanbul Ödülleri Yayınlarımız Forum Fakülte
Sponsorlarımız
Basında Forum İstanbul
Bize Ulaşın


İstanbul, 11 Mayıs 2006
21. YÜZYILIN BARIŞ VE REFAHININ ANAHTARI: BİRLİKTE YAŞAMA / CO-HABITANCE
*Panelist

 


MEHMET ALİ BAYAR
Forum İstanbul Başkan Yardımcısı


 
 İlk sözü bana verdiğiniz için de teşekkür ederim. Aslında sabahtan beri çok önemli farklı sempozyumlara katıldık ve hemen hemen herşey söylendi. Ama siz çok önemli bir açılımda bulundunuz. Üretim dediniz. Üreterek, paylaşmak dediniz. Bunun hukukunu ortaya koydunuz. Şu ana kadar tartışmayı yeni bir platforma taşıyacak. Birlikte yaşamak, birlikte paylaşmadan olabilir mi? Birlikte yaşamak birlikte bir hukuk sürecinin eşit üyeleri olarak yaşamayacaksak mümkün olabilir mi? Evrensel anlamda bahsediyorum. Birlikte yaşamak siyasi veya jeopolitik kaygılarla ön yargıları gerçeklik veya kalıcılık haline getirmekle mümkün olabilir mi? Ben izin verirseniz çok fazla uzatmadan bunu hemen diplomasiden kalan alışkanlığımla karmaşık hale getirdiğim bir formülasyondan çok basite indirgeyeyim. Birimiz aç, birimiz tokken birlikte yaşamak kolay mı? Kolay olmadığını gördük. Birimizin hukuku, başkasının hukukunun üzerine baskın çıkıyorsa yani güçlünün hukuku güçsüzün hukukuna baskın çıkıyorsa birlikte yaşanabilir mi? Ve siyasetçiler gerçekleri söylemek yerine, geleceğin tasarlanmasını konuşmak yerine, kendi kısa vadeli çıkarları için farklılıklarımızı siyasi emelleri için istismar ederlerse, farklılıkları birbirlerine karşı birer silah olarak kullanırlarsa birlikte yaşamak mümkün mü? Ana tema olarak bunu kullanmak istiyorum ve bunu iki boyutta değerlendirmek istiyorum. Biri ulusal boyutta yani Türkiye’nin kendi boyutunda değerlendirmek istiyorum. Diğeri de, uluslararası organizasyonun bağlamında uluslararası boyutta değerlendirmek istiyorum. Niye ulusal boyutta değerlendirmek istiyorum? Çünkü 2023. Yani Türkiye’nin 100’ncü yılını hayal ettiğimiz bir süreç bu. Buradan hareket etmek istiyorum. Çünkü Türkiye tasarlanırken, yani 1023’de tasarlanırken aslında gelecek vizyonu çok iyi öngörülerek tasarlanmış bir model. Burada belki çok fazla ismi geçmedi ama Mustafa Kemal Atatürk diye birisi var. Geçen çağın kimsenin konuşmadığı, hayal dahi etmediği birtakım vizyonlarını bir model halinde gerçekliğe dönüştürmüş. Türkiye Cumhuriyeti diye bir şey çıkarmış ortaya. Bir varlık çıkarmış. Bu Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan 60 ülke arasında yegane gerçek demokrasi, laik bir model. Bunun bir sebebi var. Bunun sebebi evrensel hukukun, pozitif hukukun vazgeçilmez ve kalıcı doğrularını görerek, Türkiye Cumhuriyeti bir model ortaya çıkarmış. Kişisel hakları, insan hakları olarak kabul eden ve farklılıkları anayasal bir zeminde kabul eden, farklılıkları zenginleştirmek isteyen bir model. Başlangıcında bu kadar liberal mi? Olmayabilir. Ama her devletin, her rejimin gelişim süreci içersinde işte bugün AB’ne yönelen, AB’nin eğilimlerini benimseyen bir 21’nci yüzyıl vizyonuna sahip olmuşuz. Buna Türkiye Cumhuriyeti sahip olurken, yanlış bir şeyin üzerine bir doğru yaparak sahip olmuyor bu vizyona. Bir doğrular manzumesinin üzerine, doğru birtakım eğilimlerin üzerine yeni bir yönelime gidiyor. Kolay değil. AB süreci kabullenilmesi de kolay olmayan bir süreç. Ama 1923’de Kant’ın felsefesinin üzerine bina edilmiş, evrensel hukuk normlarını kabul etmiş, sekülarizm denen –laiklik demiyorum- bir ortak zeminde insan haklarını, kişisel hakları bilahare bugün farklılıkların da haklarını benimseyecek şekilde temel kabul etmiş, her türlü zorluğuna rağmen, bir model. Bu modelden yola çıkarak, Türkiye Cumhuriyeti 2023 hayaliyle işte bugün dünyanın geleceğini konuşuyor burada. Herkes diyor ki, “Türkiye bir modeldir” veya “Türkiye gibi bir model” ilham olmalıdır. Ben de diyorum ki, “Neden Türkiye modeldir?” Çünkü Türkiye çağının ötesindeki eğilimleri yakalamıştır. Modern anayasacılığı daha dünyada ezilmiş milletler arasında anayasacılık tecrübesi olmadığı bir zamanda yakalamıştır. Ulusal boyutta söylemek istediğim bu. Yani Türkiye Cumhuriyeti bir anayasal devlettir. Geçen yüzyılın doğuşunda anayasa denen kavram dünyada çok mahdut iken, evrensel hukukun prensipleri üzerine bir anayasal devlet kurmuştur. Bu anayasa bütün vatandaşlarını ırk, din, dil, cinsiyet, köken, mezhep farkı gözetmeksizin birey olarak eşit addeder ve bu eşitlikleri seküler ortak bir şimdi çok moda tabiriyle, yanlış bir tabir, kamusal alan diye o modeli kullanıyoruz ama neyse kamusal alanda bu hakları garanti eden ve bu farklılıkların hepsine eşit seviyede duran bir modeldir. Bazıları diyorlar ki, “devlet veya kamu bunlara eşit seviyede duramaz.” Niye? Çünkü bu farklılıkların korunması gerekir. Doğru. Bunlara kör kalamaz. Yani renk körlüğü içinde olamaz. Onun için bunların korunması için bunların bir tanesinin ve birkaç tanesinin lehine bir ağırlık kullanmalıdır. Veya kamusal alan dediğiniz yer, nötr olamaz. Nötr olduğu için sorunlar çıkar. Bu bir sorunsal, bu bir problematik. Ama şu kadarını söyleyeyim. Eğer bir anayasa, o anayasanın muhatabı olan bireylerin vatandaşların ortak iradesi ile yapılıyorsa, özgür vatandaşlar o anayasanın içinde kendilerini buluyorlarsa bu anayasa benim anayasam ve benimsediğim anayasa diyebiliyorlarsa o anayasa evrensel hukuk kaidelerini kabul etmişse demokrasi güvence altındadır. Farklılıklar güvence altındadır. Çünkü neticede o bir ulusal konsensüsün, ulusal tartışmanın demokratik bir delibarativ sistem dediğimiz bir sistemin ortak ürünü olacaktır. Buradan bir tespitte bulunuyorum ve uluslararası platforma atlayacağım. Türkiye’nin ilk anayasası 1808’dir. 1808’den beri anayasacılık tecrübesi olan yegane doğu milleti Türkiye’dir. Türkiye’den başka zaten böyle bir anayasa tecrübesi olan başka bir mazlum ülke yok. Türkiye’nin anayasacılık bir anlamda demokrasi tecrübesi, çoğulculuk tecrübesi ve katılımcılık tecrübesi cumhuriyetten 100 sene önce neredeyse başlamış. Cumhuriyetle çok önemli bir aşamasına gelmiş. Ondan sonra da demokrasiyle 1946’dan itibaren zenginleşmiş bir modeldir. Büyük sorunları vardır, büyük eksikleri vardır. Bunun temellerinden bir tanesi de bugün idare edildiğimiz anayasa, bizim anayasamız değildir. Bu anayasa askeri rejimin anayasasıdır. 1982 anayasası bir askeri rejim anayasasıdır. Faşist bir anayasadır. Vatandaşı tanımayan, vatandaşın, bireyin haklarını devletin karşısında tanımayan, devleti onun karşısında zırhlı bir güvenlik gücü haline getiren çağ dışı bir anayasadır. 1982’den bugüne kadar biz bu anayasanın 64 maddesini değiştirdik. 64 maddeyi değiştirerek, bu anayasanın zaten işlemez, hurda bir hale geldiğini kendimiz kabul ettik. Yani bir terzinin bir başkası için diktiği takım elbisenin kolunu, sol bacağını değiştirerek, o takım elbisenin demokrasi ve AB ülkesi olmak isteyen Türkiye’ye uyacağını zannettik. Olmadı. Bu anayasanın içinde kendisini bulamayan farklılıklar, bu anayasanın içersinde kendisini bulamayan bireyler, bu anayasayı benimsemeyen vatandaşlar ve halk inançsızlık sorunu içine girdi Türkiye’de. Bugün siyasetin içine girdiği Türkiye’deki girdabın tıkanıklığının nedeni halkın bu anayasanın altında olmaması ve tabii siyasetin içinde olmamasıdır. % 60’ı bu anayasanın kurduğu seçim sistemiyle bugün seçmenlerin % 60’ı bu parlamentonun içinde yoktur. Bu parlamentoyu gayri meşru yapmaz mı? Ama alınan kararları sokaktaki her iki kişiden bir tanesinin iradesi olmadan alındığını gösterir. 2023’e giden Türkiye anayasacılık tecrübesine bundan 150 yıl evvel başlamış bir Türkiye 21’nci yüzyılın bu noktasında, demokratik, evrensel hukuku benimsemiş, kişisel hakları, bireysel hakları benimseyerek, onları merkez alarak, farklılıkları kucaklayan bir anayasa yapma ihtiyacı içindedir. Bunu yapmadığı takdirde, Türkiye’yi AB’ne alsalar ne olacaktır? Zaten bu haliyle kimse almak istemez.


Prof. Dr. T.Güngör Uras: Şimdi bundan sonra Sayın Bayar eksik kalan bölümü tamamlayacak. Sonra da sayın katılımcılarımız birbirlerine serbest olarak soru soracaklar.
 
 
Aslında eksik kalmış değil çünkü bütün bu round’dan sonra söyleyeceğimin oturacağı bir baz da ortaya çıktı. Burada dünya çapında işadamları var, kamu siyaset yapıcıları var, diplomatlar var, gazeteciler var. Bizim düşündüğümüz co-habitance bir uyumun, bir sistematiğin sonucu burada konuştuğumuz. Yani bir sistem bütünlüğü içinde bir uyum arıyoruz. Farklı yerlere ait olacağız ama bir sistem bütünlüğü içinde olmamız gerekiyor. Deminki anayasa tartışmam Türk anayasası olması itibariyle özelliği var, 2023’e gidiyoruz. Çünkü Türkiye bir çözüm modeli olarak öne sürülüyor ve olmak gerekiyor. Ama kendi içindeki eksikliği yani katılımcı olmayan bir hukuk yapısının kucaklayıcı olmayan bir hukuk yapısının bıraktığı eksikliklerin kendi içimizdeki co-habitance veyahut birlikte yaşama armonisine bir darbe vurduğunu göstermek istiyordum. Bunu uluslararası alana taşırken de, burada konuşulanların üzerine taşıyacağım. Dünyada iş yapmak için, küreselleşmenin sağladığı imkanlardan yararlanmak için bir uluslararası düzen bütünlüğüne, bir sistem bütünlüğüne ihtiyacımız var. Bakın, küreselleşme GATT ‘dan hareketle Dünya Ticaret Örgütü, şimdi bankacılıkta BASEL II gibi herkesin artık mecburen katıldığı ve müeyyidelerine mecburen uymak zorunda olduğu hukuk yapıları ortaya çıkartıyor. Küreselleşme bunu gerektiriyor. Küreselleşme bir başka şeyi daha gerektiriyor. Malların sermayenin insanların müteşebbislerin ve çalışanların beyin zenginliğinin serbest dolaşımını gerektiriyor. Yani oraya doğru giden bir dünya tahayyül ediyoruz. Ama bunun önündeki temel engel nedir? Dünya sistemsizliğinin ya da dünya sisteminin eksikliğinin ortaya çıkardığı sorunlar. Mükemmel bir dünyada co-habitance konuşmuyoruz. Mükemmel bir anayasamız olmadığı için Türkiye’nin de içersinde de mükemmel bir co-habitance konuşmadığımız gibi, dünyada da mükemmel bir co-habitance konuşmuyoruz. Ben olabileceğine inanıyorum çünkü insanlığın lineer progresine inanıyorum. Tartışmalı bir şeydir ama ben ona inanıyorum. Bakın nerde duruyoruz? Mısırlı dostumuz çok önemli bir şeye değindiler. Birleşmiş Milletler sistemi. Biz BM sisteminin dünyayı iki büyük savaşa getiren adaletsizlikleri ve eksiklikleri, hukuksuzluğu, yanlışları ortadan kaldıracağını düşünerek kurduk. Ama BM sistemini kurarken, dünya hala bir kolonileşme içindeydi. Yani bir sömürgeler bileşkesiydi dünya. Bir avuç ülke vardı, bağımsız olmuş ve kendi iradesiyle buna katılan. Türkiye tek Müslüman ülkedir yanılmıyorsam, bir demokrasi olarak. BM sistemi 5 üyenin ayrıcalıklı olduğu ve veto hakkına sahip olduğu, tümüyle çağdışı, akılla dahi izah edilemeyecek bir yapıya büründü bugünün dünyasına ve yarının dünyasına yönelerek. Bakınız, bu 5 üye arasında Müslüman yok. Yani biz co-habitance derken, aslında crash of civilization derken, kültürlerin çatışması derken aslında dinlerin ve farklı kültürlerin çatışması bahsediliyor. Bunun en önemli taraflarından biri Müslüman dünya ve onun kültürü. Ama bu 5 veto üyesinin arasında Müslüman yok. Mesela ben orada Mısır’ı görmek isterim. İslam dünyasının, Arap dünyasının en önemli ülkelerinden bir tanesi, öncü ülkelerinden bir tanesi Türkiye’yi orada görmek isterim. Dünyanın en kalabalık ülkesi Endonezya’yı orada görmek isterim. Başka bir şey söyleyeyim. Dünyanın geleceğinin en büyük devlerinden biri Hindistan yok. Latin Amerika’nın o kültürün temsilcisi Brezilya veya Arjantin yok. Devlet anlamında söylüyorum. Dünya siyasetine koyabilecekleri ağırlıklar anlamında söylüyorum. 1991’den beri yani Sovyetler Birliği yıkıldığından beri BM’de büyük devletler bizim gözümüzü boyayarak güya bir BM reformundan bahsediyorlar. Ben orada diplomat olarak çalıştım ve o komitede çalıştım. 2006’ya geldik. Hala bizi kandırıyorlar. Niye kandırıyorlar? Beş vetolu sistemin ortadan kalkmasını istemiyorlar. Beş vetolu sistem, katılımcı bir sistem değil. Temsil kabiliyeti yok. Yani dünyanın anayasasının temsil kabiliyeti yok, katılımcılığı yok. O yüzden İran sorunu başta olmak üzere veya diğer sorunlar başta olmak üzere, dışlayıcı bir sistemin içersinde biz güçlülerin haksızca elde ettikleri veya o günün şartlarında belki haklı ama bugün artık haksızca ellerinde korudukları bir mekanizmanın sadece figüranları olarak seyrediyoruz. Yani ülkeler kendi içlerinde katılımcı anayasaları garanti altına almazlarsa ve dünyada katılımcı bir dünya anayasası ve sistemi kurulamazsa, co-habitance sağlanamayacak. Çünkü adaletsizlik, eşitsizlik ve haksızlık beraberinde ayrımcılığı ve ön yargıları ve isyanı getirecek. Bugün dünyanın sorunlarının altından, ki bütün sorunların anası olan Filistin-İsrail meselesinin altından bu yüzden kalkamıyoruz. Benim uluslararası anlamda söyleyeceğim de buydu. Teşekkür ederim.


Prof. Dr. T. Güngör Uras: Teşekkür ederiz. Sayın Bayar sizin bir sorunuz vardı galiba.
 
 
Bir yorum ve soru. Sayın Dr. Vesper’in Türklerden beklediği cevap benim zaten başından beri söylemek istediğim bu. Demokrasisinin eksiklikleri nedeniyle kendi kuruluş fikrine ve felsefesine ters düşen bazı eğilimlere girmiş ise Türkiye, işte bir demokratik alanda katılımla yeni bir katılımcı anayasayla herkesin kendisini içinde gördüğü ve herkesin hakkının korunduğu, verilen hakların da geri alınamayacağı işte bunun için deminden beri ben bu anayasal süreçten sonra dünya anayasasına atlarken, katılımcılığı ve paylaşımı ve herkesin kendisini içinde görebileceği bir süreci kastetmek istiyorum. Bütün bunlar Türkiye’deki demokratların talepleri. Yani sadece dışarıdan bize yöneltilen tenkitlerin bizi tetiklediği bir olay değil, bir konu değil. Türkiye’nin eksikleri var. Dünyadaki başka ülkelerin eksikleri olduğu gibi. Aynı eleştirileri Türkiye başka ülkelere de yöneltebilir. Bizim kendi soydaşlarımızın başka ülkelerdeki hukuki durumlarıyla ilgili biz de çok açık tenkitlerde bulunabiliriz. Yani insan önce kendi evini toparlayarak, sonra uluslararası bir armoniye gidebilir diye düşünüyorum.

Dr. Reedy’e bir sorum var. Orta doğu ile ilgili o anlamda özeleştiri yaparsak, orta doğuda bakarken, bizim co-habitance mümkün kılmayan eksikliklerimiz nedir? Bizim derken, bu dünyanın. Biz kendi kendimize nasıl bir öz eleştiri yapabiliriz başkalarını eleştirirken?


Soru – Cevap:

Soru – Büyükelçi Özdem Sanberk:
Çok teşekkür ederim Sayın Başkan. Ben panelistleri kutluyorum. Çok değerli açıklamalar yaptılar ve bizi aydınlattılar. Benim zihnimde olan bir soru var ki, o aydınlanmış değil. Ben bütün panelistlere  soruyorum hatta şahsinizda size yöneltmek istiyorum bu soruyu. Acaba birlikte yaşamanın yani etnik, yahut farkli din, farklı dil grupları olan bir ülkede birlikte yaşamanın temelinde hoşgörü mü yatıyor, yatmalı mı? Acaba hoşgörü sağlıklı bir ölçüt müdür? Eğer ben sadece hoşgörüye göre kendi haklarımı savunacaksam devamlı olarak size bağımlı olmaz mıyım? Bu soru benim biraz kafamı karıştırdı. Uluslararası ilişkilerde de acaba hoşgörü mü tayin etmeli, yoksa devletler hukukuna riayet mi tayin etmeli? Bir ülke içinde huzurlu yaşamanın etnik gruplara sahip bir ülkenin içerisinde huzurlu yaşamanın temelinde hoşgörü mü yatmalı, yoksa yazılı veya yazılı olmayan anayasaların güvencesi altında olan haklar mı yatmalı? Bu sualime “evet haklar yatmalı” diyorlarsa o zaman kolektif haklara sahip olan grupların kendi dışındaki gruplar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmamaları için ne yapılabilir?
 
 
Prof. Dr. T. Güngör Uras: Benim anladığım kadarıyla sayın Özdem Sanberk şunu söylediler: Hoşgörüye mi inanacağız yoksa hukuka mı? Yani bir hukuk mu co-habitance’da bizim ilişkilerimizi düzenleyecek yoksa hoşgörü mü? Birbirimize hoşgörünün sınırı ne olacak?
 
 
Mehmet Ali Bayar: Tamamıyla Sayın Büyükelçinin sorusunun altındaki temel felsefeyle hemfikirim. Demokrasiler hiçbir şeyi şansa bırakan rejimler değildir. Demokrasiyi var eden, yaşatan bunun kaidelere bağlı olmasıdır. Mesele bu kaidelerin o demokrasinin üyeleri tarafından birlikte oluşturulmuş, onların özgür iradeleriyle ve demokratik bir delibrasyon neticesinde oluşturulmuş olmasıdır. Birçok ülkedeki eksiklik budur. Uluslararası sistemdeki eksiklik de budur. Muhatap olduğumuz kurallara toplum olarak biz karar vermedik, bunun içinde yokuz, uluslararası sistemde de yokuz. Hoşgörülü olmanız yetmiyor. Bir gün birisi hoşgörüsünü bir başkasına karşı insanlık gereği ortadan kaldırdığı zaman ne olacaktır. İşte yaşadığımız geçmiş yüzyılın facialarının altında birlikte yaşarlarken, birdenbire birilerinin diğerlerinden rahatsız olması yatıyor. Uygulanabilir kaideler ve kurallar ve o kaide ve kuralların demokratik şekilde gönüllü olarak hep birlikte yazılıp çizilmesi. Aradığımız bu olmalıdır. İnsanlığın da aradığı o. Öyle olmadığı için keyfi savaşlar, keyfi problemler ve keyfi çözümlerle bitmek bilmeyen sorunlar yumağının içersinde sürükleneceğiz. Co-habitance ancak ve ancak hukuk zemininde ama hür irademizle oluşturulmuş evrensel hukuk üzerinde oluşturulmuş bir sistematikte sağlanabilir.


Teşvikiye Cad. Sadun Apt. No: 105/6 İstanbul

Copyright © 2005 , forum istanbul

Powered by VediusCMS