Forum İstanbul Yıllık Konferanslar Yıllık Konferanslar Forum İstanbul Ödülleri Yayınlarımız Forum Fakülte
Sponsorlarımız
Basında Forum İstanbul
Bize Ulaşın
Bir 2023 Türkiye Rüyası’ndan Gerçeğe

Haziran 2007 sonrasının başbakanı Gordon Brown’un ezeli siyasi düşmanları olan İsçi Partisi hükümetinin iki eski kıdemli bakanı Charles Clarke ve Alan Milburn bir anda BBC’de canlı yayında karşıma çıktılar. “İlerici bir yüzyıla doğru” sloganı altında başlattıkları 2020 vizyonunu anlatıyorlardı basın toplantısında. Siyasetin geçmiş değil gelecek hakkında olduğunun altını çizdikleri toplantıda 2008 seçimlerini kazanmak için partinin siyasi, entelektüel ve teşkilatlanma bakımlarından kendisini yenilemesi, yüzyılın meydan okumalarına taze bakış acısıyla karşılık vermesi gereğine işaret ediyorlardı.

Pür dikkat dinlerken “son kitabimi bunlar da okumuş herhalde, telif hakkına saygı bile duymuyorlar atıfta bulunmadan ayni şeyleri dillendiriyorlar” diye hınzırca gülümsedim. Kitapta, bu vizyonu uygulamaya sokacak yeni nesil siyasetçileri şemsiyesi altında birleştirecek “Geleceğimiz Elimizde” partisinin programı da vardı; henüz o sayfalara gelmemiş olacaklar ki Clarke-Milburn ikilisi vizyonlarını pek detaylandırmadılar. Başkaları kopya eder diye çekinmiş olsalar gerek!.

Saka bir yana, siyasette gelecek yöneliminin artan ölçüde öne fırlaması, ciddi siyaset erbabının stratejik bakış açıları geliştirme ihtiyacı duyması çok sevindirici. Nitekim, Şubat sonunda katıldığım YASED zirvesinde de bu temalar islendi. Ardından 24 Şubat’ta Metin Kulunk’un inisiyatifi ile Feshane’de düzenlenen geleneksel “Küreselden Yerele Türkiye” sohbet toplantısında da 2023 Türkiye rüyasının nasıl gerçeğe dönüştürülebileceğini konuştuk, tartıştık.

AKP’nin önde gelen stratejist beyinlerinden Metin Kulunk dünyayı kavrayışı ve Türkiye’nin bu hızla evirilen dünyadaki yerini yeniden tanımlamada etkileyici tespitleri olan bir insan. Konuşmasındaki akıcılık, edebi renkler sairliğinin yansıması olsa gerek. Karizması, başbakan Tayyip Erdoğan’ı aratmayan cinsten. Kasım seçimleri sonrasında önemli bir siyasi şahsiyet olarak yükselmesi olası, dikkatle izlenmesi gereken bir isim. Farklı düşünceleri, vizyonları beyin fırtınaları ile yoğurma, özellikle de kendi içimizde geleceğe dönük köprüler kurma konusunda basarili girişimlere öncülük ediyor. Bu çalışmalarını www.metinkulunk.com adresinden izlemek mümkün.

Açış konuşmasında Metin Kulunk, “biz ne kadar istemiyoruz diye diretsek de Türkiye’yi dünyada yaşanan gerçekliklerden uzak tutmak mümkün değildir. Üstelik bu gelişmelerin merkez noktasını Türkiye’nin çevresi oluşturuyorken, hiç mümkün değildir” diyerek tartışmamızın tetiğini çekti. Vurgusu daha çok gençlik üzerine idi. Şöyle diyordu: “Ne yazık sahip olduğumuz gençliğin değerini bilmiyoruz. Çocuklarımızı 21’inci yüzyıla hakkıyla hazırlayamıyoruz. Bu nesli kaybedemeyiz. Bu neslin kaybı 21’inci yüzyılın Türkiye için kaybı anlamını taşıyacaktır.”

Diğer not ettiğim ve büyük ölçüde katıldığım görüşleri söyle:
·    “Türkiye’mizi artık “Soğuk Savaş” algılamasından çıkarmamız gerekiyor. Karşımızda artık durağan bir dünya yok. Yükselen Asya ile dünyamız yeni bir gerçeklikle karşı karşıyadır. Mezopotamya ve Roma Medeniyetlerinin 3 bin yıllık hakimiyeti ilk kez bu denli derinden test edilmektedir.
·    “Artan refah artışı daha kaliteli mal ve hizmet beklentisini de beraberinde getiriyor. İşte Türk firmalarının 2023 için hedefleri bu tur pazarlar olmalıdır. Kalite öncelikli, hizmet öncelikli mal üretimi noktasına geçilmelidir. Bunun için ihtiyacımız olan da kalifiye iş gücü, iletişim ve bilgi teknolojilerinin inovasyona yönelik kullanılma sürecidir. Taklit eden değil, değerlendirip üreten bir üretim sürecinin hayata geçirilmesidir. Bunun için de dünyayı tanıyan bir nesle ihtiyacımız vardır.
·    “Türkiye, son 5 yılda girdiği demokratikleşme yolundan geri dönmemelidir. Son birkaç ay içinde yaşadığımız olaylar ülkemizde atılan demokratikleşme adımlarının tam anlamıyla sindirilemediği ya da bu adımlara karşı direnmelerin sürdüğünü göstermiştir.
·    “Ne yazık ki ekonomik yapımız gibi hukuk ve siyaset yapımızda dünyadaki değişimin farkında değildir. Devlet merkezli bir Türkiye anlayışından “İnsan” merkezli bir Türkiye anlayışına geçişi, devrimi gerçekleştirmek zorundayız. Hukuk yapımızın da, bilgi çağının gelişimine uyum sağlayacak şekilde gelişimine ihtiyaç vardır. Hala tarım ve sanayi toplumunun hukuk algısı ve kavramları ile çağa söyleyecek sözümüz olamaz.
·    “Türkiye’miz zenginleşme ve özgürleşme yolunda geri dönülmez noktayı geçmiştir. Türkiye’nin elindeki onu büyütecek ve geliştirecek tek süreç, bilginin, aklın ve hakkın izinde gitmektir. Siyasi, askeri ve kültürel hegemonik yapı, insanı ve insani değerleri talan ederek, pozitivist/materyalist egemenliklerini insansız sürdürmektedir. Bizim bu çağa söyleyeceğimiz en önemli değer, insan, sevgi merkezli Yunus ve Mevlana algısıdır. Bu noktada “Adalet” bizim pusulamızdır. Galibiyetini sanayileşme sürecinde ilan eden mekanik medeniyet, bilgi çağına da anlamını katmaktadır.
·    “2023 Türkiye rüyasını gerçekliğe dönüştürmek için görüldüğü gibi daha çok atmamız gereken adım bulunmaktadır. Demir ağlarının yerini günümüzde web ağları aldı. İşte Türkiye’mizi bu web ağları ile örmek zorundayız. Rusya’da sadece nüfusun % 14’ünün internete erişimi bulunmazken, bizim okullarımızda kurulan internet laboratuarları, çocuklarımız için birer müze hüviyetindedir. Bu çok acı bir manzaradır.
Önümüzdeki yazıda Feshane’deki “Küreselden Yerele Türkiye” tartışmalarından çıkan sonuçları yansıtmaya çalışacağım.
Diplomatlara Gerek Var mi?
Çoğu zaman ulusal menfaatlerin hizmetinde ve gizlilik perdesi arkasında fedakarca ve özveriyle çalışmalarına rağmen dünyada en fazla haksizlik yapılan, yeterince anlaşılamayan, klişelerle anılan insanların başına geliyor diplomatlar.
Üstelik, hızlı iletişim ve ulaşım imkanları bir zamanlar sadece diplomatların inhisarında olan birçok işlevi onların elinden alınca, eski cazip maddi olanaklar buharlaşınca ve de Hariciye dışında birçok bakımdan tatminkar yeni meslekler kafa avcılığına başlayınca diplomatlık aşınma surecine girdi. Kendisini şöyle bir silkinip yeniden tanımlamaz, günümüzün ve geleceğin gereklerine uygun şekilde özellikle ekonomik diploması alanında yeni misyonlar üstlenmezse gerileme devri ne yazık ki süratlenerek devam edecek gibi gözüküyor.
Bu olgu, sadece bizde değil başka ülkelerde de bariz şekilde kendisini gösteriyor. Eski bir İngiliz diplomatı şöyle diyor: “ Neredeyse dışarıdan hiçbir denetim yok üzerimizde; buna rağmen özeleştiri yapmaktan hep kaçınırız. Bakanlıkta eğitim programına adim attığım günden New York’taki İngiltere Misyonu’ndaki son görevimden ayrıldığım zamana kadar ‘dünyaya biz ne öneriyorsak iyidir’in havasını soluyor ve çevremize yayıyorduk. Herkesin ulaşmak için can attığı dünyadaki en eski parlamenter demokrasi, basarili serbest piyasa ekonomisi, değerler, hukuk, eski bir kültür”.
Hükümetler ya da onları temsil eden diplomatlar için çok-boyutlu ve hükümetin sadece çok sayıdaki oyuncularından birisi olduğu karmaşık güçler dünyası ürkütücü geliyor biraz. Kendi rollerini korumak ve hükümetlerin olayların kontrolünde oldukları inancını pekiştirmek için ortalıktaki aktörlerin hepsinin üstünde yer aldıklarına işaretle,  gündemde neyin önemli, nelerin yapılması, kuralların kimler tarafından yapılıp kimler tarafından uygulanacağı konularını belirlemek istiyorlar.
Ancak, 1648 ya da 1945’de uygun sayılabilecek bu işlevler artık bugün geçerli olmayabilir. Cevre kirlenmesi, kus gribi, terörizm, silahlanma, ticaret müzakereleri, enerji çeşitlendirmesi, sivil toplumun vicdani gibi konular hem nedenleri, hem sonuçları hem de ulus-ötesi eylem gerektiren nitelikleri dolayısıyla diplomatların avucunun içinden kayıyor. Kontrolü kaybediyorlar başka bürokrasilere, özel sektör oyuncularına ve uluslar-ustu/çok-taraflı kuruluşlara. Dünyanın bir satranç oyunundaki parçalara bölünmesi artık eskisi kadar anlamlı değil.
Diplomatların hareket alanı daralıyor
Radikal bir görüş açısı ile diplomasinin geleceğine bakanlar niye artık dünyada hariciyecilere ayrılan yerin daraldığını su gerekçelerle izah ediyorlar:
·    Diplomatların mevcudiyeti diplomasi ve uluslararası ilişkilerin aslında birbiri ile ayrılmaz şekilde kenetlenmiş diğer politika alanlarından ayrı olduğunu teyit ediyor.
·    Diplomatlar dünyamızı kavrayan ticaretten, küresel ısınmaya, terörizme uzanan küresel konuların karmaşıklığı karsısında genelci kalıyorlar, yeterince beceriye sahip değiller.
·    Bütün bir ülkenin gereksinimlerinin tek bir diplomat, büyükelçilik ya da büyükelçide vücut bulabileceğini düşünmek pek akıl karı gözükmüyor.
·    Diplomatlar, kendi gizemli statülerini korumak için gizli diplomasiyi sürdürmeyi varlık nedeni görüyorlar. Bu, çoğu zaman yerli yersiz birçok kamuya ait olması gereken bilgiye “kısıtlı dağıtım”, “mahrem”, “çok gizli” gibi damgaların vurulması sonucunu doğuruyor. Bunlar ihtiyacı olanlarla paylaşılmak yerine ya sadece birkaç kişinin beyninde/dosyasında ya da tozlu raflarda kalıyor.
·    Herşeyi devlet odaklı gören “realist” düşünce tarzı bunu savunan ve uygulayanların kendi ahlaki değerlerini devletin kimi zaman ahlaki olmayan değerlerinin altına sokmaları sonucunu doğuruyor. İnsanların acılarını azaltma, yaralarını sarma, uyuşmazlıkları uzatmadan çözüme kavuşturma gibi konularda “realist” bakış açısı “idealist”, daha insancıl görüşün yeri alıyor sıklıkla. Genellikle de çok iyi tanımlanmamış ya da kimin tanımladığı, hangi meşruiyetle bunu yaptığı belli olmayan ulusal menfaatlerin ardına saklanarak.
·    Diplomatların merkeze ilettikleri telgrafları, kriptoları su ya da bu dünya sorununun, diş polítika meydan okumasının nasıl çözümleneceğine dair basit ama “büyük” beyanlarla doludur. Kendilerini piramidin tepesinde görmeleri diğer yükselen aktörlerin onunu kesiyor, onları oyun dışına çıkmaya zorluyor. Oysa, onlara ihtiyaçları her geçen gün daha da artıyor.
Gidişat ne yönde?

Öyle bir dünyada yasar hale geldik ki artık her birey, her kuruluş, her şirket birer diplomat oldu. Gerçekten de eğer iki kişi internet üzerinden istedikleri saatte, istedikleri kadar, üstelik neredeyse sıfır maliyetle görüntülü görüşebiliyorlarsa diplomasinin sorgulanması zamanı geldi.  Öyle geldi ki, diplomasiye eskisinden çok daha fazla ihtiyaç var.  Diplomatların klasik "iki ülke arasındaki ilişkileri yürütmek" görev tanımının bugün "iki ülke ilişkilerinin geleceğini önceden görmek" olarak değiştiğini söyleyebiliriz.

Doğrudur, ulusların diğer uluslarla (veya uluslararası örgütlerle) arasındaki ilişkileri yürütmenin birçok "ajanı" var artık. Ve bunların tamamı kamunun "inhisarında" değil.  Uygar toplum örgütleri, akademisyenler, gazeteciler ve hatta işadamları arasında kişisel dostluklar yoluyla diplomasi uygulaması artıyor.  Sözgelimi, 1999 depreminden sonra Yunanistan ile başlatılan "deprem diplomasisi" süreci çok büyük ölçüde Dışişleri’nin kontrolü dışında gelişti.  İşadamı diplomasisinin en belirgin örneği ise aktif  is yaşamını artık devretmiş olan Şarık Tara ve Rahmi Koc gibi saygın işadamlarının kurduğu ve sıcak tuttuğu ilişkilerdir.  Özellikle Rusya ve Ortadoğu ile ilişkilere iş dünyası güçlü bir şekilde damgasını vurdu.

Bütün bunlar, aslında diplomatın işinin bir kısmı kolaylaştırdı.  Çünkü toplumlar arasındaki ilişkiler artık bir çok yönden sürdürülebilmekte.  Klasik diplomasi, karma ekonomik komisyonlardan, spor karşılaşmalarından veya kültür tanıtım programlarından uzaklaştı, bu ilişkilerin yürütülmesi görevlerini iş konseylerine, ortak ticaret odalarına, uluslararası spor federasyonlarına veya özel şirketlerin sponsorluklarında gerçekleştirilen kültürel faaliyetlere bırakmaya başladı.

Ama bu kolaylaştırmanın karşılığı olarak diplomasinin öngörü görevinin önemi arttı, işi bu bakımdan bir hayli zorlaştı.  Hükümetlerin ve devletlerin dış politikaları stratejik düzeyde hala ülkenin jeopolitik konumunun dikte ettirdiği çerçevede ve ulusal çıkarları doğrultusunda belirleniyor.  Bu, binlerce yıldır böyle idi, ulus-devlet yaşadığı sürece böyle olmaya da devam edecek gibi.  

Özetle, diplomatlar artık diğer devletlerle ilişkileri yürüten kişiler olmaktan yavaş yavaş çıkıp gelecek eğilimleri gören, rapor eden ve bunun insanlarımız bakımınızdan ne anlama geldiğini ve bununla ilgili olarak ne yapılması gerektiği konusunda çok çok kalifiye görüş veren adamlarımız haline gelmekte. Sadece Dışişleri’nden değil Hazine, Dış Ticaret, Enerji, Tarım, Cevre, Sanayi, Maliye Bakanlıkları, MIT, TUBITAK, TUSIAD, MUSIAD, TOBB, AKUT gibi sayısız kuruluşlardan da diplomatlar katılıyor yeni tip diplomasiye.
Onun için diyorum ki “Ey dünya diplomatları çok geç olmadan birlesin, kafa kafaya verin ve nesli tükenen bir mesleğin temsilcileri olmamak için şimdiden proaktif şekilde kendinizi, işlevlerinizi değişen koşullara göre yeniden tanımlayın, kendinizi yeni teknolojilerle donatın, sadece devletin değil toplumun her kesimin sesi olacak politikalar, enstrümanlar geliştirin; ülkenize, uluslararası sisteme ve en önemlisi kendi insanlarınıza katma değerinizi nasıl azamileştireceğiniz üzerine kafa yorun. Yoksa gidişat size iyi haberler sunmuyor.
Kitapların sonu mu geliyor ?
Televizyon, sinema ve dergilerin yaşamımıza yoğun şekilde girmesi ile birlikte kitapların sonunun yaklaşmakta olduğu ileri sürülüyor. Hatta bilgisayar nedeniyle artık basılı kitaplara hiç gerek kalmayacağını da ileri sürenler var. H G Wells, “When the Sleeper Wakes” romanında Graham isimli bir karaktere  2200 yılında kitapların artık gözden düşeceğini, yerlerine "kinetoscope" denilen televizyon ekranlarında oynatılan videoların geleceğini anlattırıyordu. Okuyan sayısının azalması, umarız, bu kehaneti doğrulamaz.
Okumak insanı özde sınırsız kılmakla birlikte, onu nüfuz edemeyeceği bir iç mekana da hapis ediyor aynı zamanda. Mevcut fizik mekanlar giderek küçüldükçe insanlar da kendi iç mekanlarına daha fazla kapanmak, iç dünyalarında daha geniş yer açmak ihtiyacı duyacaklar.
Halen kitap okuyanlar ile okumayanlar arasındaki uçurum, aslında tüm kültürel bölünmelerin en büyüğü. Yaş, sınıf, ırk ve cinsiyet ayrımlarının yarattığı bölünmelerden bile daha keskin. Okuyan ve okumayan kesimler, birbirini anlamakta, iletişim kurmakta ciddi güçlük çekiyorlar. Okuyanlar, okumayanların kafalarını ne ile doldurduklarını merak ediyorlar. Şayet yarının yoğun şekilde doldurulmuş dünyasında okumak yeni iç mekanlar yaratmak bakımından herkes için bir "sağlık" ihtiyacı olacaksa, hiç kuşku yok ki, bu okuyan-okumayan uçurumu kapanmak zorunda.
Kitaplar, sadece kağıt üzerine düşülmüş siyah işaretlerden oluşuyor. Basılı kelimeleri beyinsel görüntülere dönüştürmek inanılmaz ölçüde karmaşık bir süreç. Alışkın okuyucular bunu anında yapıyorlar. Oysa film ya da TV kanalıyla geçilen görüntüler mükemmeli yansıtır. Bunlar aynen yansıttıkları şey gibi görünürler. Neye benzediklerini hayal etmeye, bunun için kafa yormaya ihtiyaç duymazsınız.
Kitap okuduğunuzda ise hayal gücü sınırlarınızı, beyninizin çeperlerini zorlarsınız. Yaratıcılık gerektirir. Kağıt üzerindeki harfler, cümleler beyinde imgeler, düşünceler yaratır. Hiçbir kitap ya da sayfa herhangi iki okuyucu için asla aynı anlamı ifade etmez. Tabii ki bunu söylerken okuyucunun gerçekte okuduğu metnin "yazarı" olduğunu ileri sürmüyorum. Bunu söylemek Chopin çalan bir piyanistin Chopin olduğunu iddia etmekle eş anlamlı olur. Ancak unutulmamalı ki okuyucu tıpkı piyanist gibi yoğun bir yaratıcılık çabası içindedir.
Kitabı bir kenara bırakıp televizyonu çevirdiğinizde anında rahatlama hissedersiniz; çünkü beyninizin önemli bölümü artık çalışmamaktadır. Resimler, görüntüler doğrudan beynimize ışınlanıyor, biz de onları sorgulamadan aynen kabul ediyoruz. Bizden herhangi bir özel caba, katkı beklenmiyor. Aynı nedenle okuduğumuz kitapların filme çekilmiş halini televizyonda seyrettiğimizde çoğu zaman bunlar pek hoş görünmüyor gözümüze. Okurken algıladıklarımız pasif izleme sırasında önemli ölçüde dışarıda bırakılmış oluyor.  
Birçok insan kitap okumadığı için okumak bazen "elitist" bir uğraş gibi de damgalanıyor. Aslında okumak birçok faaliyetten daha az elitisttir. Paranız yoksa da kütüphanede ya da ödünç alarak kitap okuyabilirsiniz. Bazıları ise kitap okumayı ukalalık haline getirebiliyor, beyinsel gıda olarak göreceklerine, kendi görüşleri ile harmanlayacaklarına. Bunlar, okudukları kitap ile ilgili hava atmaya, ezberledikleri pasajları sohbet sırasında aktarmaya bayılırlar.

Teşvikiye Cad. Sadun Apt. No: 105/6 İstanbul

Telefon: +90 (212) 227 61 52/53/54 +90 (212) 261 57 39 Faks: +90 (212) 227 61 44

Copyright © 2005 , forum istanbul

Powered by VediusCMS