Yanı başımızdaki uzak komşumuz İran
Önümüzdeki dönemde ABD’nin başını çektiği İran’a karşı daha da sertleşme yanlısı olan ülkeler cephesi yanıbaşımızdaki bu “uzak” ülke ile aramızı daha da açabilir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın nükleer silahlara sahip olma çabalarını teyit ettiği İran aleyhine birbiri ardına çıkartılan BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarının sonuç vermediği görülüyor. "Öbür seçenekler"in kapısının aralandığı, sıcak çatışmaya kadar uzanabilecek senaryoların hazırda tutulduğu bildiriliyor. Bu gelişmelerin ister istemez Türkiye’yi İran denkleminde aktif oyuncu olmaya zorlaması kaçınılmaz görünüyor.
Yüzyıllarca zaman zaman gerginliklere sahne olmuşsa da temelde Türkiye ile İran geleneksel olarak barış içinde yaşadı. Sınırları değişmedi. Aşağı yukarı aynı sıklette iki bölgesel güç olarak yan yana varlıklarını sürdürdüler. Aniden parlayıp vahim boyutlara tırmanabilecek bir oldu-bitti ile karşılaşmamak için Ankara kendi seçenekleri üzerinde muhtelif senaryolar ışığında değerlendirmeler yapmak, kadim komşusunu, özellikle de yaklaşık üçte biri Azeri kökenli İran nüfusunu, karşısına almayacak akıllıca bir stratejiyi benimsemek zorunda.
İran, kurulu uluslararası düzene meydan okuyarak, hatta ekonomik, askeri ve siyasi gücünün ötesinde hareket ederek, dış güçlerin bölgeye daha yoğun eğilmelerine davetiye çıkarttı. İsrail’i haritadan silme çağrısı, Körfez bölgesindeki Şiileri tahrik ederek dünya petrollerinin üçte ikisinin bulunduğu bölgeyi kendi nüfuzu altına alma çabaları, Hürmüz Boğazı’ndan seyr-u sefer serbestisini tehdit etmesi, Ortadoğu’da Çin ve Rusya’nın “köprübaşı” haline dönüşmesi, Hizbullah ve Hamas’a örtülü/açık desteği, Irak ve Afganistan’da güçlenen varlığı ve benzeri nedenler Washington’un İran’ı etkisiz kılma, bu amaçla elden geldiğince uluslararası camiadan tecrit etme, hatta silahlı güce başvurma politikasına güç kazandırıyor.
Giderek daha çok destek bulan ve son birkaç yıldır konuşulan senaryoya göre, ABD er ya da geç İran’daki nükleer tesisleri vuracak. Bunun için gerekli istihbarat çalışmaları çoktan tamamlandı; haberleşme ve enerji altyapısının felç edilerek önceden belirlenen hangi hedeflerin etkisiz hale getirileceği bile belli. Tüm bunlar tercihen 2009’da ABD başkanlık seçimleri sonuçlanmadan önce yapılacak - belki Washington tarafından bizzat, belki de – daha az ihtimalle - İsrail’i devreye sokarak.
ABD İran topraklarını kendisi vurmaya karar verirse – ki bu bölgemizi yeniden cehennem ateşine atabilir - topraklarımızdaki üslerden yararlanmayı, sınırlarımızın kapatılmasını isteyecektir. Dahası, elinde biriktirdiği PKK’ya karşı mücadeleye destek, dış ekonomik ortamın bozulduğu bir dönemde finansal yardım, enerji merkezi olma çabalarına arka çıkma ve benzeri kozları masaya yatırıp Ankara’nın İran’a karşı yanında yer almasını talep edebilir. Bu da içeride ve bazı dış politika sorunlarında önemli meydan okumalarla karşı karşıya olan AK Parti hükümetini çok ciddi biçimde köşeye sıkıştıracak, direncinin zayıflamasına yol açabilecektir.
Nitekim, ABD, İran ve Kuzey Kore'nin uzun menzilli füzelerini gerekçe göstererek Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde kurmak istediği kalkan sistemine üçüncü ayak olarak Türkiye’yi düşündüğünü ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin ağzından Ankara’da duyurdu Mart 2008’de. Enerji projelerinde İran’ın devre dışı tutulması, dış ticaret finansmanında ve yatırımlarda aşırı dikkat gösterilmesini de talep ediyor müttefiklerinden.
Hangi açıdan bakarsak bakalım İran ile Washington arasında çıkacak bir soğuk ya da sıcak çatışmada Türkiye’nin tabloda yer almaması adeta imkansız. Irak işgali öncesi/sonrasındaki tavrımızın maliyeti bize sık sık hatırlatılacak. Bu itibarla, Ankara’nın tavrını hiçbir kuşkuya yer vermeyecek netlikte ortaya koyması yaşamsal önem taşıyor. Washington’a "Evet" dersek, sınır komşumuz İran’la uzun yıllar dindirilemeyecek bir kriz kaçınılmaz; “Hayır” dersek de ABD ile.
***
İran ile köklü ilişkilerimizin Osmanlı dönemi tarihi 16ıncı yüzyıl başında Pers İmparatorluğu’nda Safavi’lerin kurulmasıyla başlar. 1514 Çaldıran meydan muhaberesi, ardından bir yüzyıl süren sınır çarpışmaları ve 1639’da Irak’ı Osmanlı egemenliğine terk eden Zuhab Antlaşması. Şii-Sünni çatışmasını da içinde barındıran Osmanlı-İran uyuşmazlıkları 1847 Erzurum Antlaşması ile kalıcı bir barışa dönüşmüş. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye-İran ilişkileri genelde barışçı bir çizgide seyretmiş.
22 Nisan 1926’da Tahran’da imzalanan “Dostluk Antlaşması” iki ülke arasındaki dostluk, tarafsızlık ve birbirine karşı saldırmazlık öngörüyordu. İki ülke topraklarında barış ve güvenliği tehdit edecek ve rejimlerini değiştirmeye kalkışacak olan gruplara karşı da ortak eylem de yer almıştı bu Antlaşmada.
Nitekim, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ı Ekim 2007 sonunda Tahran'da kabul ettikten sonra İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, İran, Türkiye ve Irak’ın kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu, dış düşmanların uzun vadeli bir plan çerçevesinde bölgedeki ülkelere hükmetmeyi planladıklarını, bu nedenle de bu üç komşu ülkenin güçlü olmasını ve barış içinde yaşamalarını istemediğini söylüyordu. Babacan’ın İranlı meslektaşı Mottaki de, bölgedeki terörist hareketlerden bazılarının arkasında Siyonist rejimin ve ABD’nin elleri olduğuna işaret ediyor ve bölgesel işbirliğinin önemini vurguluyordu. Adeta, 1926 Antlaşması hatırlatılıyordu Türk komşularına.
1979 İslam Devrimi’nin izleyen dönemde Türk-İran ilişkileri oldukça inişli çıkışlı bir yol izledi. Bunda iki başkentin de sorumluluğu var. İslam Devrimi’nin ihraç çabaları, Türkiye’deki İran rejim muhalifleri, İran-Irak savaşı, bazı aydınların suikastında İran parmağı kuşkusu, Tahran’ın petrol ve doğal gaz gelirlerini yoğun silahlanmaya akıtması, bu çerçevede uzun menzilli füzeler edinimi, bölgedeki Şii nüfuzunun arttırılması çabaları, Lübnan ve Körfez’de kendisine yakın gruplar eliyle manipulasyonlara girişmesi, Kürt sorununda son zamana kadar ikircikli tavırlar sergilemesi ve en son nükleer santraller konusunda uluslararası camia ile taban tabana zıt düşmesi aramızdaki köprünün güçlenmesini ciddi şekilde engelledi. Türk firmalarının aldığı havaalanı ve telekomünikasyon ihalelerini iptal etmesi de yaraya adeta tuz biber ekti.
Tahran’dan bakıldığında ise Ankara’nın Batı yörüngesinde yer alması, Brüksel ve Washington’a ulusal menfaatleri gereği yeterince diklenememesi ilişkilerdeki en önemli pürüz idi. Ancak Türkiye topraklarının İran’a karşı kullanılmayacağına dair güvenceler rahatlık veriyordu. Yine de ülkesindeki hatırı sayılır Azeri nüfusunun yumuşak karnı olduğunun bilincinde olan Tahran Türkiye’nin Azerbaycan ile sınırdaş olmasını, Orta Asya’ya doğrudan açılmasını engellemede Rusya ve Ermenistan ile yakın işbirliğine girmekten çekinmedi.
Irak ve Afganistan deneyimlerinin Washington’u askeri müdahale konusunda isteksiz davranmaya zorlaması beklenir. İran, bu iki ülkeden çok daha güçlü ve enerji silahını cömertçe kullanmaya hazır olduğunu yetkili ağızlardan duyurdu. Dahası, ABD, Tahran ile “yapıcı diyalogu” tercih eden Avrupa Birliği’ni İran macerasında yanında bulamayabilir. Rusya ve Çin de, Tahran’ın Ortadoğu satranç tahtasından zorla çıkartılmasına rıza göstermeyecektir. Körfez ülkeleri, misillemeden çekindikleri için İran’dan korksalar da açıktan cephe alınmasına, işin silahlı müdahaleye kadar uzamasına sıcak bakmayabilir. Bu itibarla, Ankara’nın hesabını kitabını iyi yapmasında ve yüzyıllardır iyi kötü bir arada yaşadığı İran’a karşı belli tavizler karşılığı ya da korkutmalar nedeniyle hasmane bir tutum almamasında, ama öte yandan Tahran’ın silahlanmasının, Şii gücünü yaymasının önüne geçilmesinde de büyük ulusal yarar var.
İran’a karşı ABD ve İsrail dışındaki belli başlı ülkelerin nispeten daha mutedil yaklaşmasının temel sebeplerinden birisi bu ülkenin gerçek anlamda “bölgesel bir enerji süpergücü” olması. Bugün dünya kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 10’u, doğal gazının ise yüzde 15’i İran topraklarında. Kaynaklarını tam kapasite işletmekten son derece uzak. İç tüketimini zor karşılıyor. Günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun 2,5 milyon varili Hürmüz Boğazı’ndan artan ölçüde Asya pazarlarına ihraç ediyor. Doğal gaz üretimi ise yıllık 84 milyar metreküp: süratle yükselen iç tüketim ve sınırlı yatırımlar nedeniyle yeterince ihracat yapamıyor.
Türkiye ile İran arasında enerji işbirliği potansiyeli oldukça yüksek. Halihazırda, Gazprom’dan sonra İran Türkiye’nin ikinci büyük (yüzde 20) doğal gaz tedarikçisi. Normalde İran ve Türk hükümetlerinin imzaladığı 30 Ağustos 1996 tarihli gaz anlaşmasına göre günde 30 milyon metreküp gaz pompalanması gerekirken özellikle kış aylarında ciddi arz kesintileri meydana geliyor. İki ülke arasındaki 2,577 km.lik doğal gaz boruhattı İran’ın kuzey-batısındaki Tebriz’den Ankara’ya kadar uzanıyor. İnşası 26 Temmuz 2001’de tamamlanarak faaliyete geçmesi sağlandı. Erzurum’da Güney Kafkasya Gaz Boruhattı İran-Türkiye güzergahına bağlanarak gelecekte Avrupa’ya Nabucco üzerinden gaz üretimini nakletmesi öngörülüyor.
*** İran’ın uluslararası sistemdeki konumunu, özellikle de Çin ve Rusya’nın Batı’ya karşı bölgesel “köprübaşı” rolünü, Güney Pars’taki kaynakların işletilerek fiyatta anlaşma sağlanması halinde Pakistan üzerinden Hindistan’a kadar uzatılması çabalarını, Hürmüz Boğazı’nın bir bunalım halinde kapanmasının dünya enerji piyasalarına etkisini, Hazar Denizi’nin hukuki statüsünü sürüncemede bırakmasının, Şii etki sahasının genişlemesinin ve İran’a “vekalet” yoluyla Körfez’de suni krizler yaratma imkanı vermesinin olası yansımalarını her boyutuyla anlamak çok önemli. Bu gelişmeler karşısında, Türkiye’nin, daha da çeşitleneceği kesin dış ve güvenlik politikasının enerji, ticaret bağlarından, kültürel, etnik, tarihi ve dini boyutlardan soyutlanamayacağı, Washington baskılarına direnecek yeterlikte kozlar geliştirmesi ve önündeki seçenekleri sadece bugünün malum kısıtları çerçevesinde değil uzun vadeli stratejik menfaatleri ışığında değerlendirmesi gereği de ortada.
Londra, 4 Nisan 2008
Mehmet Öğütçü
|
|
|