Forum İstanbul Yıllık Konferanslar Yıllık Konferanslar Forum İstanbul Ödülleri Yayınlarımız Forum Fakülte
Sponsorlarımız
Basında Forum İstanbul
Bize Ulaşın

2023’de “Kazananlar Kulübü” mü “Kaybedenler Treni” mi?

İnsan, geleneksel olarak kıta Avrupasına soğuk duran Londra'da yaşadıkça "eurosceptics" denilenler grubuna daha fazla yaklaşıyor galiba. Dahası, bürokrasiye boğulmuş, yılda 133 milyar avro bütçeyi adeta çarçur eden Avrupa Komisyonu, yetkileri sınırlı ama üyelerinin ödenekleri sınırsız Avrupa Parlamentosu, stratejik davranamayan siyasi karar alıcılar ile etkileşim içinde oldukça, performans düşüklüğünü gördükçe, başka kültür ve menfaatlere duyarsızlığı yaşadıkça bu şüpheci yaklaşım daha da güçleniyor.

Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkan yabancılarla tartışırken “aslında farklı nedenlerle biz de sıcak bakmıyoruz” bombasını düşürdüğümüzde tadına doyum olmuyor. Eteklerine yapıştığımızı düşünenlere sağlam argumanlarla ve onlarla aynı frekans dalgasından aykırı görüşü yansıtmak çok önemli. Kayıtsız şartsız AB muhibi yeterince var zaten.

Gümrük Birliği müzakerelerine katkı sağlamış eski bir diplomattan, Avrupa Birliği’ne yönetici yetiştiren Bruges’daki College d’Europe’un mezunlarından, OECD’de yıllarca çoktaraflı ekonomik diplomasiyi tatbik etmiş, şimdi de çokuluslu şirket yönetiminde olan birisinden AB’ye meydan okuyan politika açılımları duymak çok şaşırtıcı oluyor onlara.

Ayakları yere basan ve sağlam düşüncelerle beslenen şeytan’ın avukatlığının - işler böyle giderse AB için Türkiye’yi kaybetmenin maliyetini gözler önüne serdiği ölçüde - çok etkili bir yöntem olduğunu düşünüyorum.

Maksat tabii ki AB'yi yerin dibine batırıp, ‘bize burada gelecek yok, yüzümüzü doğu'ya, Kuzey'e dönelim’ sonucunu çıkartmak değil. Sadece toz pembe manzara görüntüleri arasına biraz gerçekçilik dozunu arttırmak, “al gülüm ver gülüm” esasına gore yürütülen paket anlaşması anlayışını hakim kılmak istiyoruz.

Kuskusuz AB çok önemli başarılara imza attı. Hakkındaki şu klasik söylemler kısmen doğru: “Yüzyıllar süren savaşlardan sonra Avrupa'ya barış getirdi. Tek Pazar ile büyüme ve istihdam arttı. Lizbon 2010 rekabet gücü projesi ilerliyor.. İklim değişikliğine karsı küresel eylemin öncüsü. AB; enerji ikmal güvenliğini sağlıyor: Demokratik şekilde denetleniyor. Özgürlük, adalet ve güvenlik tek alanı yaratıyor”.

Bunlara verilecek onlarca karşıt argümanı sıralayabiliriz. AB’den ziyade NATO üstlendi barış ve güvenlik hedefini. 2010 seneye ama Lizbon kararlarında ciddi gelisme yok. Nabucco konusunda bile ortak amaca kilitlenemedi 27 ülke. Son ekonomik bunalıma karşı ortak eylem konusunda iyi bir sınav verdiğini de kimse söyleyemez.

Gelinen noktada gerçekten ciddi tıkanıklıklar var ve şayet bunlar açılmazsa, mevcut kozmetik değişiklikler yerini radikal bir yeniden yapılanmaya bırakmazsa AB içi sorunların iyice karmasıklaşması, iflah olmaz boyutlara gelmesi kaçınılmaz. Böyle bir AB’nin dünya sisteminde etkin olmasını da kimse beklemesin.

Son iki yıldır ülkemizde AB’ye tam üyelik çabası hem zemin hem hız kaybetti. Bu sadece AKP’nin siyasi emellerine Brüksel’in yeterince cevaz vermemesi, bu yüzden de geriye çekilmesi ile açıklanamaz. Sanki tam üyelik saplantısı yerini yavaş yavaş ‘aklı selime’ terk ediyor gibi. Kamuoyu yoklamaları da bunu gösteriyor.

Mevcut koşullar altında Kıbrıs sorunu çözümlense de, Komisyon’un yıllık izleme raporları tertemiz sicil ve ilerleme sunsa da, 35 katılım “müzakere” faslının hepsi birden açılsa ve olumlu sonuçlansa da, hatta Ermeni soykırımı iddiaları Brüksel’in arzu ettiği gibi dikkate alınsa da Türkiye’nin AB üyeliğinin görünür gelecekte gerçekleşmeyeceğini, bu konuda gereksiz ve yanıltıcı hayallere kapılmamak gerektiğini beyinlere nakşetmeliyiz.

Bu olguyu “ne sen de mi karşısın yoksa, AB bizim tarihi yönelimimizin doğal sonucu değil mi, girmezsek kurda kuşa yem oluruz, milliyetçilik, dini fanatizm yörüngesinde Ortadoğu’ya saplanır kalırız” şeklinde sunanlara fazla kulak asmamak lazım.

27 üyeli AB’nin bugünkü stratejisi büyük ölçüde Türkiye’yi elden geldiğince kendi etki sahasında tutup üyelik müzakerelerinin uzaması ve inandırıcılık çoktan kaybolduğundan, artık işlemeyen ‘havuç-sopa’ yaklaşımı üzerine kurulu.

Türkiye, giderek ağırlık merkezi Asya-Pasifik bölgesine doğru kayan küresel sistemdeki değişimi iyi okur ve buna gore kendisini konumlandırırsa AB’den once kazananlar treninde yerini alabilir. Şayet bu gelecek eğilimlerine uygun şekilde silkelenip ABD ve Çin ile birlikte küresel bir güç olarak dünya sahnesinde rol oynamaya karar vermez, iç kavgaları sonuçlandırıp bunun için gerekli köklü politika ve kurumsal dönüşümleri gerçekleştirmezse Türkiye’nin böyle bir bütünleşmede tam üye olarak yer almasının yararı olmaz.

Biz neden “kaybedenler kulubü”ne dönüşecek süratle yaşlanan, rekabet gücü aşınmakta olan, enerji kaynaklarında dışa aşırı bağımlı, dinamizmini yitirmiş, “eski ile yeni Avrupa”nın sürekli didiştiği bir AB’ye katılalım ki… Hem dinamizmimizi emecek, hem kendi nüfusunun sosyal güvenlik yükümlülüklerini sırtımıza bindirecek, hem uzun geçiş dönemleriyle karar alma süreçlerine katılmamızı engelleyecek, hem ortak tarım politikası, dayanışma ve altyapı fonlarında dağıtacak parası kalmamış, hem de Rusya, İran, Kafkasya, Orta Asya, Çin ve Ortadoğu’ya yönelik dış politika ve ticaret açılımlarımızda elimizi kolumuzu bağlayacak bir AB bize ne getirir ne götürür iyi hesaplamak gerekiyor.

Batı değerleri, standartları iyi hoş da sadece 27 ülkede mi var bunlar dünya’da. Giderek yükselen Asya değerleri, bizim yeniden keşfedilmeyi bekleyen binlerce yılın imbiğinden süzülüp gelmiş öz değerlerimiz, kurumlarımız daha mı az önemli?

Evet, zaman silkinme zamanı. Neyin ulusal menfaat olduğunu ya da olmadığını terazide yeniden tartma, yeniden en geniş hissedarların katkılarıyla tanımlama zamanı. AB ile en kapsamlı ilişkiler ağının nasıl olabileceğini belirleme zamanı, adı ne olursa olsun. Sarkozy ve Merkel’in “imtiyazlı ortaklık” çağrısına kulak asmayın. Ciddiye bile alıp yanıt vermeyin. Gelir gider bu tür iç tribünlere oynayan, megaloman ve olumlu bir konjonktürde çöp sepetine gönderilebilecek siyasi tavırlar.

Önemli olan biz ne istiyoruz. 750 milyar dolarlık bir ekonomik güç, en büyük ve etkin silahlı kuvvetler, son yıllarda farkına daha fazla vardığımız bölgesel kültürel hinterlandımız, enerji güzergahlarının kavşağı rolü, , Batı ile İslam’ı, kuzey ile güneyi sentezleyebilecek yegane mihenk taşı…Böyle bir ülkenin Brüksel’deki mandarinlerin ve bazı AB başkentlerindeki dik kafalılarının keyfine bırakılamayacağını, Malta, GKRY ve Bulgaristan ile aynı kıstaslara göre “müzakere” edilemeyeceğini birilerinin söylemesi gerekiyor.

Yoksa bu “ucu açık” sürecin bizi nereye sürükleyeceğini kimse bilemez, ulusal enerjimizin çoğunu da bu çaba sünger gibi emer götürür. Şimdilik bırakalım teknik düzeyde sürsün görüşmeler; onlara ipe un serdikçe biz de aynı yaklaşımı izleyelim. Kazançlarımızı heba etmeden ama oyunu onların elini de görerek ve ulusal menfaatleri en az onlar kadar kıskançlıkla koruyarak.

Bu arada, küresel bunalımın yaratmakta olduğu yeni dünya düzeninde bölgesinin en güçlü, sorunsuz, halkına ve komşularına refah, barış ve güvenlik sunabilen “kağıttan kaplan” değil gerçek bir “bölgesel güç” olmaya bakalım. Gerisi hiç kaygılanmayın doğal mecrasında akar gelir.

Kuvvetle inaniyorum ki güneş doğudan doğmaya devam edecek. 2023’e geldiğimizde dönüp bir muhasebe yaparız “zamanında doğru kararı vermiş, doğru adımları atmış mıyız” diye o zamanki AB’ye ve kendimize bakarak.

Mehmet Öğütçü

Teşvikiye Cad. Sadun Apt. No: 105/6 İstanbul

Copyright © 2005 , forum istanbul

Powered by VediusCMS